24 Kasım 2012 Cumartesi

Adalet Nerede? Ege Üniversitesi Örneği...

Ülke genelinde alıp başını giden, ayyuka çıkan adaletsizliklerin bir örneği de geçtiğimiz ay içerisinde Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü'nde zuhur etmiştir. Yüksek Öğretim Kurumu (yök) aracılığı ile yapılan öğretim elemanı alımları esnasında hem akademik personel sınavı puanları, hem de değerlendirmeye esas ortalamaları ön değerlendirmeyi geçen (ya da en azından Ege Üniversitesi'nin iddaları o yöndedir) diğer adaylardan daha yüksek olan arkadaşımız değerlendirme dışında tutulmuş ve adam kayırmanın açık bir uygulaması yine ne kadar acıdır ki demokratikleşme çabasında olan ülkemizde Ege Üniversitesi gibi saygın bir kurumda karşımıza çıkmıştır. Artık bu türden olayların neredeyse sıradanlaştığı ülkemizde yetkililer konu ile ilgili olarak yorum yapma tenezülünde dahi bulunmazlarken konu Yüksek Öğretim Kurumu (yök) e de iletilmiş ancak onlarda yapılan haksızlık ile ilgili olarak herhangi bir açıklamaya gereksinim duymamışlardır. 

Esas acı olan ise demokrasiden ve insan haklarından uzak olan ülkemizde hepimizin bu türden su'i muamele karşısında susarak adeta birer "dilsiz şeytan" rolünü üstleniyor olmamızdır. Bu hasepledir ki bu yazıyı burada  kaleme alarak, arkadaşımızın sorununu kamuoyuna ve  siz değerli dostlarımıza duyurmayı arzuladım... Elbette buradan yazdığımız şeyler birilerinin umurunda dahi olmayacaktır ancak en azından aranızdan bu yazıyı okuyacak olan gönül dostlarımız lütfen oturduğunuz koltuklarda, sahip olduğunuz makamlarda adil olunuz... Hem dini açıdan hem de kültürel açıdan oldukça güzel an'anelere sahip olan Türk Milleti özellikle son dönemde bünyesinde, Yahudilerden geçme bir takım sıkıntıları kendilerine din kisvesi takınmış "ebu cehiller" eliyle yaşamaktadır. Ne bünyemize ne de kültürümüze örfümüze ait olmayan bu türden yolsuzluk, rüşvet, adamcılık, yancılık türünden hastalıkları süratle bünyemizden defetmemiz elzemdir.

Koskocaman 700 senelik bir çınarın köklerini adeta muzır böcekler misali kurutan bu türden gayri ahlaki tutum ve yaklaşımlar henüz adam akıllı emekleme eyleminde dahi bulunamayan genç cumhuriyetimizin yapısını bozacak ve büyük babası olan Osmanlı'dan aldığı bu genetik hastalıklar Türkiye Cumhuriyeti'nin de mahvına sebep olacaktır... konu ile ilgili olarak gerek İslam Peygamberi Hz. Muhammed'in sözlerinde gerekse Orhun Abideleri'nden Yesevi Hazretleri'nin öğretilerine kadar Milli Türk Kültüründe sayısız özlü deyişler ve emsaller vardır... 

Artık herkes aklını başına almalı ve bu türden gayri ahlaki, gayri vicdani davranışlarına son vermelidir... Devletin vatandaşına eziyet etmesi kolaydır oysa devlete baş kaldıranların baş tacı edildiği, adaletsizliğin, kanunsuzluğun ayyuka çıktığı toplumlarda devrim ve daha da fecisi yok oluş kaçınılmazdır... yüksek ahlakın ve yüksek insani vasıfların yerini bu türden acınası, bir adamcılık, bir çıkarcılık, bir adaletsizlik almışsa ve "at izi it izine karışmış ise" bize düşen bu türden muzır insanları her kim olursa olsun aramızdan çıkartmak olacaktır... unutmayın ki bu temizliği biz yapmadığımız sürece Allah katında, Ege Üniversitesi'nde bu haksızlıklara sebep olan mahluklardan, bir farkımız kalmaz... Allah yarına bırakır ama yanınıza bırakmaz sevgili gönül dostları...

17 Kasım 2012 Cumartesi


YUNUS EMRE KİMDİR

Uzmanlar arasında görüş ayrılıklarının ötesinde, kesin olan şudur ki; Yunus Emre, on üçüncü yüzyılın ikinci yarısı ile, on dördüncü yüzyılın birinci yarısında Anadolu’da yaşamıştır.[1] Bu konudaki düşünceleri Aşık Paşa ve tarihi bakımdan herhangi bir geçerliliği olmamasına karşın, bir Bektâşi an’anesine dayanarak söylemek mümkündür.
Bu Bektaşi an’anesine göre; Hacı Bektaş Rûm diyarına geldiği sırada, orada Seyyid Mahmud Hayranî, Celâle’d-Din Rûmî, Hacı İbrahim Sultan gibi büyük bir takım mutasavvıflar arasında, Emre adlı “kuvvetli velâyet sahibi” bir şeyh var idi. Hacı Bektaş’ın da’veti üzerine, bütün Rûm-erenleri onun yanına geldikleri halde, bu şeyh her nedense da’vete icâbet etmedi. Diğer Rûm-erenleri onun gelmek istemediğini Hacı Bektaş Veli’ye haber verdiler; o da, daha önce Karaca Ahmed ile yanına gelmiş olan Sarı İsmâ’il ismindeki dervişini gönderip Emre’yi yanına çağırttı ve gelmemesindeki hikmeti sordu. Emre, perde arkasından çıkan bir elin kendisine nasib verdiğini, hazır bulunduğu o erenler bezminde Hacı Bektaş adlı hiç kimse görmediğini söyledi. Hacı Bektaş Veli, o elin bir işareti olup olmadığını sorunca, ayasında yeşil bir ben gördüğünü söyledi; o vakit hacı Bektaş elini uzattı; ayasındaki yeşil beni hayretle gören Emre, kendisine evvelce el veren mürşid karşısında bulunduğunu anlayınca, tamam üç kere hayretle “Taptık Padişahım!” dedi ve ismi işte o zamandan başlayarak Taptuk Emre oldu. [2]
Bu esnada civar karyelerinden birinde Yunus isminde rençberlikle geçinir çok fakir bir adam vardı. Bir sene kıtlık oldu; Yunus’un fakirliği büsbütün arttı. Nihayet, bir çok keramet ve inayetlerini duyduğu Hacı Bektaş Veli’ye gelip yardım istemek fikrine düştü. Sığırının üstüne bir miktar alıç koyup dergâha geldi, Pîr’in ayağına yüz sürerek hediyesini verdi ve kendisine bir miktar buğday istedi. Hacı Bektaş Veli ona lütf ile muamele ederek, birkaç gün dergâhta misafir etti. Yunus, geri dönmek için acele ediyordu. Dervişler Pîr’e, Yunus’un acelesini anlattılar; o da, “Buğday mı ister yoksa erenler himmeti mi?” diye haber gönderdi. Gafil Yunus buğday istedi. Bunu duyan Hacı Bektaş tekrar haber gönderdi: “İsterse o alıcın her danesine nefs edeyim…” dedi. Yunus buğdayda ısrar ediyordu. Hacı Bektaş üçüncü defa yine haber gönderdi: “İsterse her çekirdek sayısınca himmet edeyim…” dedi. Yunus tekrar buğdayda ısrar edince, artık emretti, buğdayı verdiler. Yunus da dergahtan çekilip gitti, lakin biraz yürüdükten sonra işlediği hatanın büyüklüğünü anladı; çok pişman oldu; derhal geri dönerek kusurunu itiraf etti. O vakit Hacı Bektaş, onun kilidini Taptuk Emre’ye verdiğini, bu yüzden isterse ona gitmesini söyledi. Yunus bu cevabı alır almaz, derhal Taptuk Dergahı’na koşarak başına geleni anlattı; O da Yunus’u dergahının odunculuğuna tayin etti…[3]
Bu menâkib o döneme ait neredeyse bütün mutasavvıflar ile Bektâşîlik arasında hemen bir ilgi kurma gayretinde bulunan kimseler tarafından söylenegelmiş olmasının yanı sıra, Yunus Emre’nin yaşadığı dönemin Hacı Bektaş ile aynı döneme isabet ettiği düşüncesini desteklemektedir.
Gerek hikayenin örgüsü bakımından gerek Yunus’un şiirlerinde değindiği ayrıntılar açısından yaşadığı dönemin sınırlarını on üçüncü yüzyılın sonu ve on dördüncü asrın birinci yarısı olarak çizmek doğru olacaktır.
Yunus Emre hakkında daha gerçek tarihi mâlumâta Aşık Paşa-zâde’nin tarihi eserinde ulaşıyoruz…
Bu ilk devirlerdeki şeyh ve alimler hakkında – mesela Hacı Bektaş Veli hakkında- pek doğru ve sağlam bilgi veren Aşık Paşa-zade, Yunus Emre’yi, Aşık Paşa, Ahi Ören, Karaca Ahmed, Geyikli Baba gibi mutasavvıflarla aynı dönemde yaşamış sayarak, bunların Orhan Devri ileri gelenlerinden olduklarını ve hatta bir kısmının Murad I zamanını da idrak eylediklerini yazıyor.[4]
Mezkur asırlar Türk Tarihi açısından Anadolu’nun yurt olmaya başladığı ve Anayurt’tan derviş, alim ve mutasavvıfların akın akın Anadolu’ya koşarak burayı İslam-Türk bir hale getirmek üzere insan üstü bir gayretle, aşkla koştukları asırlardır.
Anadolu Coğrafyası’nın o günkü sahipleri Selçuklu Devleti zor şartlar yaşamaktaydı, aslında o esnada yaşanan karmaşa Anadolu’da yeni ve daha ihtişamlı bir tarihin habercisi idi.
Eski vatanda yaşanan büyük felaketler neticesinde Anadolu’nun yolunu tutan Türk kolları burayı hem bayındır kılmışlar, hem de onuncu asırdan itibaren Türk ruhuna işleyen İslam motiflerini yanlarında Anadolu’ya taşımaya başlamışlardır. Daha ziyade askerî başarılarla Anadolu’yu fethe mazhar olan “Alp”ler buralarda kalıcı olabilmenin, Anadolu’ya yeni vatan diyebilmenin, manen yüksek bir seciyeye sahip “Erenler” vasıtasıyla mümkün olabileceğini daha on birinci asırda idrak etmişlerdi. Mezkûr asırlar incelendiği vakit, özellikle Yesevî şeyhlerinin, ardından Nahşibendi büyüklerinin, Ahî bekârlarının, Abdâlân-ı Rûm dervişlerinin Anadolu’nun iskanında son derece ehemmiyetli roller üstlendikleri görülür.
On üçüncü yüzyılda Anadolu’da dört devlet vardı. Selçuklular, İlhanlılar, Bizans, Trabzon Rum İmparatorluğu. Bu devletlerin en güçlüsü olan Selçuklu İmparatorluğu bile, çeşitli nedenlerle, daha çokta, ülkeyi sürekli bir savaş alanına çeviren Haçlı Seferleri yüzünden, Anadolu’da siyasi bütünlüğü sağlayamamış, bir denge kuramamışlardı. 1220’de İzzettin Keykâvus’un ölümü üzerine Selçuklu tahtına çıkan Alâeddin Keykubad çevresindeki birçok beyliği kendisine bağladı, Kıpçak ülkesine kadar gitti. Konya Selçuklu Devleti’nin bu toparlanma çabaları sırasında Moğol akınları başladı.
Anadolu’nun arka bahçesi durumundaki İran ve Horasan’da özellikle on üçüncü yüzyıl başlarında bir savaş fırtınası estiren, ilim ve bilim ile meşhur pek çok şehri yakıp, yıkıp, tarumar eden Moğollar, bu bölgede sadece devletler ve askerler ile savaşmamışlar adeta dünyevî, ruhanî bütün unsurlar ile amansız ve acımasız bir savaşa tutuşmuşlardır. Mevlana Celâleddîn’in söylediği gibi; “İlim ve zanaat taktir edilmediği yerden göç eyler.” Sözünü haklı çıkartırcasına pek çok mutasavvıf Moğollar’ın tazyiki ile Anadolu’nun yolunu tutmuşlardır. Bu yolculuk ise “Her ş’erde bir hayr vardır.” misali Anadolu’nun ilmi ve ruhanî açıdan aydınlanmasına fayda sağlamıştır.
1231’de Moğollar Sivas’a inip pek çok kimseyi öldürdükten sonra, Selçuklu ordusu gelmeden geri çekildiler. Bu arada Moğollardan kaçan Harzemliler’in de Anadolu’ya sığınarak Erzurum Ovası’na yerleştirilmeleri durumu büsbütün karıştırdı. Moğollar, büyük düşmanlık besledikleri Harzemliler’i burada da rahat bırakmadılar.
1237’de Alâeddin Keykubad ölünce yerine Gıyaseddin Keyhüsrev geçti. Bu güçsüz hükümdar Sadettin Köpek adlı vezirinin etkisiyle ülkeyi çok kötü bir yönetim düzenine soktu. Çeşitli gerekçelerle kardeşlerini, analığını, birçok değerli devlet adamını öldürttü.Selçuklular’a sığınmış bulunan harzem Beyleri’nden birkaçının tutuklanması, bu arada birinin zindanda ölmesi, Harzemliler’in canlarından korkup geçtikleri yerleri yağma ederek arkalarından gönderilen orduyu da bozguna uğratarak kaçmalarına neden oldu.   
Moğol akınlarının etkisiyle Anadolu’ya göçmüş Selçuklar’ a sığınmış bulunan Türkmenler de bu kötü yönetimden büyük oranda etkileniyorlardı. Selçuklu Devleti’ni oldukça sarsan “Babalılar Ayaklanması” böyle bir dönemde patlak verdi.[5]
Gıyaseddin Keyhüsrev’in Babalılar Ayaklanmasına bastırması Selçuklu Devleti’ni kurtaramadı. Yıllarca Haçlı Seferleri’nden bezmiş olan Anadolu’da şimdi de Moğol saldırılarının ardı arkası kesilmiyordu.
1242’de Moğollar Erzrum Kalesi’ni düşürdüler. Süt çocuklarına kadar bütün erkekler öldürülüp, kadınlar tutsak alındı. Şehir yerle bir edildi.
1 Temmuz 1243’te Selçuklu Ordusu ile Moğol Ordusu Sivas yakınlarındaki Kösedağ’ında karşı karşıya geldiler. Bu büyük savaşta Selçuklular yenildi. Moğollar’a boyun eğerek ağır bir vergiyi kabul etmek zorunda kaldılar. Sivas, Erzincan, Kayseri’yi bütünüyle Moğollar aldı.
1246’da Gıyaseddin Keyhüsrev’in ölümünden sonra ise taht kavgaları, siyasal çekişmeler birbirini izlemeye başladı.
1256’da Moğollar gene Anadolu’nun içlerine girerek taht kavgalarının durulmasından yararlanıp toparlanmaya çalışan Selçuklular’ı bir daha yendiler. Artık Selçuklular, Moğollar’ın her istediğini yapan bir “gölge devlet” durumuna düşmüşlerdi.
Anadolu halkının Moğollar’a duyduğu kin doruğuna varmıştı. Selçuklu Devleti’nin derlenip toparlanması güçlenip ülkede siyasi bütünlüğü sağlaması gerekiyordu. Selçuklu Sarayı’nda yönetim İran’dan göçme ya da İran hayranı kimselerin elindeydi. Bunlar aralarındaki çekişmeler yüzünden sık sık Moğollar’la işbirliği yapar, kendi çıkarları için memleketlerini düşmana peşkeş çekerlerdi. Sarayda Farsça konuşulur, devlet işleri Farsça yürütülürdü. Anadolu halkının duyduğu kini, korkuyu, huzursuzluğu ülkenin iyiliği yolunda kullanabilmek için önce devletle halkın arası bulunmalıydı.
Bu durumu görüp değerlendiren Karamanoğlu Mehmet Bey ordusuyla Konya’ya geldi, İzzettin Keykâvus’un oğlu olduğu söylenilen şehzade Siyavuş’u tahta çıkartıp kendisi de onun veziri oldu. 1277 yılı mayısında okuttuğu ünlü fermanında şu sözler vardı; “Bu günden sonra divanda, dergahta, bargahta, mecliste ve meydanda Türkçe’den başka dil konuşulmayacaktır.”
1302’de İlhanlılar’ın Selçuklu Hükümdarı’nı öldürmesi üzerine tahta çıkan Gıyaseddin Mesut II’yi Hemedan’dan Moğollar göndermişti. Bu hükümdar 1308’de Kayseri’de ölünce Selçuklu Devleti’de sona ermiş oldu. Anadolu, gücünü yitirmekte olan İlhanlılar ile yeni serpilip gelişen, bağımsızlıklarını kazanan yeni beyliklere kaldı.
On dördüncü yüzyılın başında Anadolu’da on ikiden fazla Türk Beyliği vardı.
Selçuklu Devleti’nin yıkılmakta olduğunu görerek 1299’da bağımsızlığı seçen Osmanoğulları, bir yandan Bizans topraklarını alıp Balkanlar’a yönelirken, bir yandan da Anadolu’daki beylikleri ortadan kaldırarak Selçuklular’ın bir türlü kuramadığı siyasal bütünlüğü sağlama yoluna girdiler. Osmanoğulları’na boyun eğmeyen tek beylik Konya dolaylarındaki Karamanoğulları olmuş, on beşinci yüzyıla kadar direnmişlerdir. Osmanoğulları’nın bu üstünlüğü yalnızca savaşma yeteneklerinden değil, yasa anlayışlarından, halkın dertlerine önem veren yöneticilerinden geliyordu. Bu özellik on üçüncü yüzyılda Anadolu halkının en çok özlemini duyduğu şeydi. İşte Yunus Emre böyle bir dönemde, kargaşalıklar, kan dökmeler, kıyımlar, açlıklar içinde, insanların çok acı çektiği bir dünyada yaşadı. [6]
XII. yüzyılın son yarısında Sivrihisar civarında, yahut Bolu mülhakatından Sakarya-suyu civarındaki karyelerden birinde yetişmiş bir Türkmen köylüsüydü. Divan’ında ki eserlerindan anlaşıldığına göre, uzun müddet Hak yoluna erişmeğe çalışmış, fakat bu emeline ancak Taptuk Emre’ye mürid olduktan sonra muvaffak olabilmiştir. [7]
Mutasavvıflığı hakkında sadece Hacı Bektaş Veli müridlerinin değil ama Yesevî  tekkesine bağlı Sinan Ata adlı Orta Asya’lı bir Türk şeyhi tarafından irşad edildiği yönünde de an’aneler yer almakla birlikte Taptuk Emre’nin, bilhassa Selçuklu Devleti’nin o karışık devirlerine isabet eden tarihlerde Sakarya ve civarının en şöhretli ve itibarlı şeyhi durumunda olduğu bilinmektedir. Dönemin şartlarından mıdır bilinmez şeyhlerin ve mutasavvıfların halk üzerindeki etkisi bir hayli artmıştır.  Dönemin ilahi ruhuna uygun olarak Taptuk Hazretleri’ne sülûk eden Yunus Emre uzun bir çile-keşlik müddeti geçirdi. Sakarya ormanlarından yaz, kış dergaha odun taşıyordu. Bu bahis hakkında tâ zamanımıza dek ulaşmış menkıbeler dahi bulunmaktadır. Rivayete göre, bir gün Taptuk Emre, Yunus’un getirdiği odunlara bakarak hepsinin düz ve kuru olduğunu görünce, “Dağda hiç eğri odun kalmamış mı” sualini bilmezlikten gelerek sormuş; Yunus da: “Dağda eğri odun çok, senin kapında odunun bile eğrisi yakışmaz!” cevabını vermiştir.[8] Menkâbeye göre şeyhi Taptuk Emre’ye tam 40 sene hizmetten sonra sülûku tamam ederek – çünkü 40 yıldan evvel sülûk devresini bitirmek mümkün değildir.- irşâd mertebesine erişmiş ve o zamandan itibaren ilahilerini yazmıştır. Başka bir menkâbede is Yunus Emre’nin irşâd mertebesine ermek için şeyhinin emriyle tam 40 yıl diyar diyar gezmiş ve bu mertebeye öylece ulaşabilmiştir. [9]
Öyle görünüyor ki Yunus Emre yıllarca dergahta şeyhinin arzularını yerine getirmiş ve manen pişmiş, bunu mütakiben elbette Taptuk Emre’nin rızası ile dergahtan ayrılarak diyar diyar gezmiştir. Kendisi ile birlikte menkâbeleri de halkın arasında adeta seyahat etmiş, kulaktan kulağa, dilden dile aktarılmıştır. Divanındaki manzumeleri ortaya koymaktadır ki; şeyhinin zaviyesinden başka bir yerde seccâde-nîşin[10] olmuştur. Diğer bir manzûmede de, “şeyhinin memleketinden kendisine dervişler geldiğini” ifade etmektedir. Bu noktalar nazarı dikkate alınınca Yunus’un şeyhinden ayrıldığına kanaat getirebiliriz.[11]
Ölüm tarihi net olarak bilinmemekle birlikte Hicri 707 (Miladi 1307-108) senesinden sonra Yunus Emre’nin ebedi hayata intikal ettiğine yönelik deliller mevcuttur. Özellikle kendi Divanı’nın baş kısmında yer alan uzunca bir mesnevî içinde geçen; “söze tarih yediyüz yedi idi, Yunus canı bu yolda fedâyidi” beyiti Yunus Emre’nin bu tarihlerde de söz söylediğine isbat niteliğindedir.[12]
Bununla beraber Anadolu'da Yunus Emre'ye isnat edilen medfen ve makamları sayalım:
1—Bursa’da, Çelebi Sultan Mehmet ile Emir Sultan arasındaki Fiibli Mahallesi’nde Abdürrezzak Dergâhı’nda Yunus Emre ve Âşık Yunus ile Abdürrezzak namına üç mezar ve bir de kitabe vardır. Efsaneye göre Yunus Emre burada medfundur. Lâkin bu medfen kat'iyen Yunus'un değildir. Eski tarihî menbâlarda buna dair hiçbir kayıt yoktur. Nihayet bir asırdan beri halk arasında şâyi olmuş zayıf bir rivayettir. Bahusus Yunus Emre'nin Âşık Yunus adlı bir halifesi olduğu rivayeti ise tamamiyle asılsızdır.
2—Kula ve Salihli kazaları arasında Emre adlı yetmiş haneli bir köyde kârgir bir türbenin eşiğindeki mezar, keza Yunus'a ve türbe de Taptuk Emre ile evlâd ü ahfadına izafe ediliyor. Lâkin medfeni ziyaret etmiş olan Bursalı Tahir Bey, mezar taşlarının hiçbirinde yazı olmadığını, yalnız Yunus'un taşında ufak bir balta resmi kazılmış bulunduğunu ve bu taşın altmış, yetmiş yıllık bir taş olduğunu söylüyor. Gene bu mezar da Yunus'a ve Yunus'un şeyhine aittir iddiası vârit olamaz.
3—Erzurum'a bir buçuk saat mesafede Palandöken silsilesi eteğinde flarktan Erzurum ovasına nazır Dutçu kariyesinde yine Taptuk ile Yunus Emre'nin türbeleri vardır. Dutçu kariyesinde her namazdan sonra Yunus'un ruhuna müminler Fâtiha ithaf ederler ve yazın Erzurum'dan birçok ziyaretçi gelerek "Yemen ellerinde Veys-el-Karanî" ilâhisini okurlarmış. Lâkin Yunus'un ömrünü daha ziyade Garbî Anadolu'da geçirdiğini tahmin ettiğimiz için bu iddia da doğru olamaz.
4—Bursalı şeyh İsmail Hakkı da "Şerh-i Rümuzat-ı Yunus Emre"sinde Yunus Emre ile şeyhi Taptuk Emre'nin ve hattâ onun da şeyhi Sinan Efendi’nin kabirleri bir kubbe altında, Keçiborlu Kasabası kurbündeki Gadir-i Âzim'in canib-i şarkîsinde olan Püşte tarafında bir kariyede olduğunu söylüyor. Yalnız İsmail Hakkı'nın söylemiş olduğu bu sözü de teyit edecek vesika yoktur.
5—Nihayyet Lâmiî Çelebi, Nefahat tercüme ve zeylinde, Yunus'un Porsuk suyunun Sakarya'ya karıştığı yerde medfun olduğunu söylüyor." s. 307-309.
 Fuat Beyefendi, kendi deyimleriyle, tamamiyle müsbet olmamakla beraber diğer rivayetlere nazaran daha makul gördüğü için bu son rivayeti benimsiyor.
6—Bütün rivayetlerden sonra ben de, boş araştımacılara yeni bir tartışma konusu olmak üzere, Hazine-i Evrakın elenmesinde çıkan şu son vesikayı -hiç önem vermiyerek- sunuyorum. Devletin resmî kayıtları arasında olan bu vesikada; Yunus'un Medine-i Lârende'de gömülü olduğu ve kendisinin orada bir zaviyesi bulunduğu, son mütevelli ve zaviyedarı Seyit Ali'nin çocuksuz öldüğü ve yerine Sofuzade İsmail'in tâyin edilmesi için Lârende Kadısının Sadarete baş vurduğu görülmektedir.[13]
Mezarı nerede olursa olsun, Yunus Emre Türk düşünce tarihinde, Türk edebiyat tarihinde muazzam izler bırakmayı başarmış ve kendi adı ile anılan Dîvan’ı bugün halen 101 Temel içerisinde yer alan Türk-İslam mutasavvıflarından birisi olmayı başarmıştır.

DÎVAN’DAN BAHİS

Yunus Emre’nin tek eseri, birçok gazellerini, ilahilerini hurûf-i hecâ tertibiyle içine alan ünlü “Dîvân”ıdır. Önce 1302’de sonra da 1320’de taşbasmasıyla yayınlanmış olan nüshalarının yanı sıra yazma nüshaları da pek çoktur.  Onlarca yıl halkın arasında diyar diyar gezmiş ve şiirleri dilden dile kuşaktan kuşağa aktarılmış Yunus Emre’nin günümüze ulaşan Dîvân örneklerinin ekserisi son asırlara aittir. Dîvân’ın yazılmasının böyle geç tarihlere kalması akla Yunus Emre’nin “Ümmîliği”[14] meselesini getirmektedir.
 Bugün ilim dünyasında devam eden tartışmalardan olması hasebiyle net bir fikir beyan etmek doğru olmayacağı hakikat olmakla birlikte Fuad Köprülü Türk Edebiyatı’nda İlk Mutasavvıflar adlı eserinde Yunus Emre’nin ümmî olduğu görüşündedir. Bu görüşünü izaha çalışırken de mutasavvıflıkta iki türlü ilim olduğunu, bunlardan birinin “ilm-i şer’rî” yani bir şeyhin talebesi olarak görülen ilim diğerinin ise “ilm-i bâtın” ya da diğer bir deyişle “irfan” okuma-yazma olduğunu nakletmektedir. Günümüzde kullandığımız “ilim-irfan” sözü olasıdır ki bu anlayıştan aktarılarak günümüze dek ulaşabilmiştir. İlmin birinci kısmının, yani asıl ilmin vasıtası; his veya akıl ve nakildir; halbu ki irfanın kaynağı ilhamdır. Medreseler “Zâhir ilmi” veya “Şer’iat ilmi” mahallidir; halbu ki asıl irfan mahalli tekkeler ve ehl-i hâkikâte, ehl-i hal denmesi bundan dolayıdır.[15]
Köprülü, Yunus Emre’nin ümmîliği hususunda şunları söylemektedir:
Bugün elde bulunan bütün vesikalara göre Yunus Emre’yi ümmî bir derviş saymak icap eder. Şakâyık[16] mütercimi; “Zahiri halde okumağa dili vamayıp, hâme[17] gibi hurûf-ı teheccinin[18] edâsında kâsr[19] olunduğunu” söylediği gibi, Aşık Çelebi de “Okumak kastettiği halde hurûf-ı tehecciye dili dönmediğini” idda etmektedir. [20]
Yunus Emre’nin yaşadığı dönemin hakikatleri dışında seyretmemiş olan bu ümmîlik meselesi, sadece Yunus’a has bir durum olmayıp aynı devirde yaşamış ve irfan göstermiş ancak ümmî bir hal teşkil eden pek çok çağdaşı olduğu bugün bilinmektedir.
Yunus Emre’nin ümmîliği konusunda kendi beyitlerinde şu ifadelere rastlamaktayız;
“Yunus Emrem oldu fakir, ecel öfkesini dokur, gönül kitabından okur, eline kalem almadı.”
Başka bir ilahisinde de;
“Erenlerin sohbeti artırır marifeti, câhilleri sohbetten her dem süresim gelir.” Şeklinde ifadeleri vardır. Fuad Köprülü bu beyitte kastedilen “câhiller”in kâl ehli yani okur yazar kimseler olduğunu öne sürmektedir.
Burhan Toprak ise Fuad Köprülü’nün görüşlerine katılmamakta ve Yunus Emre Dîvânı adlı eserinde şöyle demektedir; “Fuat Beyefendi, Yunus'un Türkçeden başka Mevlânâ'nın Farsça şiirlerini okuyacak kadar Farsça bildiğini söylemektedir. Ben buna, Yunus'un Arapça da bildiğini ve gençliğinde bütün medrese ilmini öğrendiğini ilave etmek istiyorum. Bu görüşümü isbat için bir mucize yapacak değilim. Sadece Yunus'un divanından bazı mısraların Arapçalarını bulup karşı karşıya koyacağım, bu karşılaştırmadan Yunus'un Arapça, Hadîs, Kur'an, Tefsir, felsefe, tarih ile ne derece uğraşmış olduğu kendiliğinden meydana çıkacaktır.”[21]
Kesin bir netice üzerinde genellikle araştırmacıların birleşemediği bir konu olması hasebiyle Yunus’un ümmîliği hususunda bizim bir fikir beyanında bulunmamız şu halde pek akla yatkın olmayacağından bu bahsi tartışılmak üzere burada bırakarak yeniden Yunus Emre Dîvânı üzerindeki bahsimize dönmek isabet olacaktır.
Dîvân-ı İlahî’yi Yunus Emre’nin bizzat kaleme almamış olduğundan yukarıda az da olsa bahsetmiştik. Yine Fuad Köprülü’nün ifadesine göre Yunus Emre’ye ait Dîvân ilk olarak Mulbahlı tarafından XV. Yüzyılda yayınlanmıştır. Fakat sözlü edebiyatın yazılı edebiyata dönüşmesi esnasında hasıl olması muhtemel olan birçok sorun Yunus Emre’ye ait eserde de karşımıza çıkmaktadır. Bu sorunun esasında ya Yunus Emre’ye ait olmayan beyitler ve mısralar esere sonradan dahil olmuş veyahut Yunus Emre tarafından yazılan şiirlerin bir kısmı eserin basımına ulaşabilme talihine sahip olamamış olabilir. Yalnızca bu eser için değil fakat sözlü olarak aktarılıp nesiller aştıktan sonra yazılı metin olma talihine erişmiş olan hemen bütün yazmalarda aynı sorun araştırmacıların kafasını kurcalayan bir mesele olagelmiştir.
Bu noktada sanırım Yunus Emre ile “Molla Kasım” a mâl edilerek aktarılan menkâbeyi anlatmamız uygun olacaktır.
Yunus'un yaşadığı yıllarda Molla Kasım diye biri yaşar. Molla Kasım'a Yunus'un şiirlerini yazılı olarak getirirler. Molla Kasım okuduğu her şiiri yakmaya başlar. Binlercesini yaktıktan sonra kalanları da suya atar.
 Derken;
“Yunus Emre bu sözü eğri büğrü söyleme,
Seni sigaya çeken bir Molla Kasım gelir.”
mısralarıyla karşılaşır. Molla Kasım bunu görür görmez yakmadığı ve suya atmadığı şiirleri bir hazine gibi saklar. Söylenceye göre bu yüzden, şiirlerinden binlercesini göklerde melekler, binlercesini denizlerdeki balıklar, kalan binlercesini de insanlar söylermiş. Yunus'un Hak ve halk şairi olduğunu anlatmak bakımından tarihçilerden daha bilimsel, daha ileri bir düşünüşle yüklüdür bu kanaat.[22]
Halk arasında aktarılan bir hikaye olmasına karşın, halk nezdinde Yunus’un ne değerli bir mutasavvıf olduğunu göstermesi bakımından güzel bir anlatıdır. Tabiatı, halkını seven, ilahi aşk ile sımsıkı sarılmış haldeki Yunus Emre’nin eseri dil bakımından da araştırmacıların dikkatini çekmiştir elbette.
Burada eserin dili ile ilgili olarak ahkamda bulunmak yerine yine birkaç edebiyatçının düşüncelerini naklederek fikir sahibi olma yolunu tercih edeceğim.
Fuad Köprülü, Yunus Emre’nin eserini, uzun ve kapsamlı bir incelemeye tabiî tuttuktan sonra dili hususunda şu kanaate vardığını yazmıştır; “Şeyyad Hamza’nın, Sultan Veled’in, Gülşehrî’nin, Aşık Paşa’nın ve daha başka o dönem eserlerinin mâlik olduğu dil hususiyetlerini Yunus’un eserinde de tamamıyla gördüğümüz için, onu en eski Anadolu eserlerinden sayabiliriz. Ses ve lûgat şekilleri –yani fonetik ve vocabüler- bakımından bu eserlerin ilmi bir tahlili şimdiye dek yapılamamakla beraber, Azerî lehçesiyle büyük bir yakınlık ve benzerliği olduğu, birden bire göze çarpan bu eski Anadolu Türkçesi, eski Oğuzca’nın daha sonraki ve gelişmiş bir şeklinden başka bir şey değildir. Daha çok eskiden beri bir yazı dili mahiyeti almış olan Oğuzca, Türkler Anadolu’da yerleştikten sonra – çevrenin ve daha başka bir takım amillerin te’siri altında bazı değişmelere uğramakla beraber- yazı dili halinde devam etmiş ve vücûda gelen mahsullerden – yukarıda zikrettiğimiz – pek az bir kısmı ve bir takım kitapları bize kadar gelmiştir ki, onlar sayesinde Anadolu Türkçesi’nin XII. – XIV. Yüzyıldaki şeklini lâyıkıyla biliyoruz.[23]
Yeni edebiyatçılarımızda konu üzerinde yaptıkları incelemeleri şu şekilde aktarmaktadırlar;
Yunus Emre’nin şiirlerindeki diğer önemli husus ise şiirin dış yapısını oluşturan dilidir. Yunus Emre’nin dili Batı Türkçesi’nin ilk devresini teşkil eden 13. yüzyıl Oğuz Türkçesi’dir. Eski Anadolu Türkçesi diye adlandırdığımız bu dönemin 13., 14. ve 15. yüzyılları geçiş aşamasıdır. Bu dönemde yazılan eserlerde olduğu gibi Yunus’un eserlerinde de dil iki yönden karşımıza çıkmaktadır. 13. yüzyılda Anadolu bozkırlarında Türk dilini pürüzsüz bir şekilde kullanan Yunus Emre, duygu ve düşüncelerini halka anlatmada halkın dilini kullanmıştır. Yunus’un şiirlerindeki dil 13. yüzyıl halk Türkçesidir. Bu dönemin Türkçesi yer yer Eski Türkçe özellikleri gösterirken; yer yer de Eski Anadolu Türkçesi özellikleri gösterir. Geçiş dönemi Türkçesi diye adlandırabileceğimiz bu Türkçenin canlı örnekleri bugün hâlâ Anadolu ağızlarında yaşamaktadır.[24]
Yunus Emre’nin kullandığı dili değerlendiren başka bir çalışmada ise konu ile ilgili olarak şunlar yer almaktadır;
Eski Anadolu Türkçesi denilen bu devrenin en büyük temsilcilerinden olan şairimiz, dilimizi son derece güzel kullanıp işleyen, geliştiren büyük bir sanatkârdır. dili eşsiz bir kudret ve hünerle kullanan Yunus’un şiirlerinde Türkçe en güzel şeklini almıştır. Dilimizin milli sesini, milli çehresini ve dehâsını o devirde en iyi aksettiren sanatkâr Yunus Emre’dir. Onun dili en güzel, en hâlis Türkçedir. Yunus halkın dilini en canlı, en ışıklı ve en sıcak şekilde kullanmıştır. Türkçenin bir edebiyat ve kültür dili olmasında Yunus’un hizmeti son derece büyüktür. Bu dil, İslâmi Türk medeniyetinin o devirde taşıdığı bütün zenginliği içine alan ve aksettiren milli bir dildir. Türk halkının bütün duygu, heyecan ve düşüncelerini, bütün iç zenginliğini en iyi şekilde verebildiği için de son derece samimi ve bizdendir. Yunus sâde bir dil kullandığından halk, O’nu yüzyıllar boyunca severek okumuştur, bugün de severek okumaktadır. Türk milleti Yunus’ta kendi öz dilini ve kendi iç dünyasını bulmaktadır”[25]
Yunus’un şiirlerinde Arapça ve Farsça kelimeler de mevcuttur. Fakat Yunus Emre bu kelimeleri Türkçe söyleyiş özelliğine uydurmuştur. Bu yüzden Yunus Emre’deki Arapça ve Farsça kelimeler okuyucuya ağır gelmez. Yunus’un kullandığı bu Arapça ve Farsça kelimeler dinî tasavvufî içeriklidir ki bu kelimelerin çoğu Karahanlı Türkçesi eserlerinde de kullanılmaktaydı.[26]
Gördüğümüz üzere Türk Dili üzerinde çalışmalar yapan araştırmacılarımızın hemen hepsi Yunus Emre’nin kullandığı dilin Oğuzca’dan Anadolu’ya geçen saf ve duru bir Türkçe olduğu hususundaki görüşleri birbiri ile paralellik göstermektedir.
İçerik bakımından ise Yunus Emre Dîvânı mesneviler[27], gazeller[28] ve musammatlardan[29] oluşan, genellikle “Hece vezni” ile oluşturulmuş on – on iki bin mısradan oluşan bir bütün teşkil eder. İçerik olarak pek çeşitli konularda şiirler ve ilahiler olmakla beraber genel olarak, akıl ve imanın tasniflerinden, gönül cihanında hüküm süren Rahmanî ve şeytanî kuvvetlerden, nefsin igvâlarından, kanaat ve sabrın ehemmiyetinden bahseder. Arasıra, mevzûa bir kat daha keskinlik ve şiddet vermek maksadıyla, mesela Kârûn’un cimrilik maceralarını, Yusuf’un kuyu içindeki sabırlı tevekkülünü basit bir hikaye üslûbu ile anlatarak Kıyamet Günü’nün tehlikeli şeylerini gösterir. Tasvir tarzı genellikle san’atlıdır. [30]
Bir takım şiirlerinde büyük bir ölüm korkusu, sürekli bir kasvet, haykırış, günahlarından, hayatından şikâyet, sıtmalı bir arayış, duaya yakın bir inilti var. Kendisine âşık diyor. Lâkin bu, henüz yolunu bulamamış bir âşıktır. Âhireti düşünüyor, korkuyor. Fakat bu korku, henüz hiçbir şeye inanmayan bir adamın korkusudur. Sevgili yârenlerini terk etmenin, bir daha dünya güzelliğini göremeyeceğini bilmenin azabı, yılan ve çıyana nasip olmanın dehşetidir. Aradığı şey nedir? Henüz pek iyi bilinmiyor. Belirsiz, fakat çok kuvvetli bir özdeyişle kıvranıyor.[31]
Aslında Yunus’un şiirlerinde insanın kendisini cezbeden bir yan bulması için edebiyat eğitimi alması gerekmiyor. Burada insanların Yunus Emre hakkında yaptıkları araştırmaları okurken aklıma çocukluğumda bize Yunus Emre ilahileri okuyan ve bugün hayatta olmayan büyüklerimiz geldi. Büyük ihtimaldir ki bizlerde bizden sonraki nesillere Yunus Emre şiirleri veyahut ilahileri okuyacağız ve yeni kuşaklardan da Yunus Emre’yi tanımalarını, sevmelerini ve kendilerinden sonraki nesillere aktarmalarını bekleyeceğiz. Yunus Emre’nin esas başardığı budur bence. O bir “gönül adamı” olmuş, kendisi yazmadan önce de sonra da şiirleri, beyitleri, gazelleri ve ilahileri halkın arasında dolaşmış ve Yunus Emre’yi, Yunus Emre yapmışlardır.
Bütün bu ilmi değerlendirmenin yanında elbette işin halka ait kısmı bambaşka bir tezahür göstermektedir. Yunus Emre “ümmî” midir yoksa değil midir bilim dünyası tartışa dursun halkın içinde okuma yazması olan da olmayan da sevmiştir onu.
Herkes kendi şehrinde olsun istemiştir Yunus Emre’nin mezarı, herkes kendi inandığı, yolunu tuttuğu tarîkin bir parçası olsun istemiştir Yunus Emre için… Belki tasavvufî bir eğitim almamıştır ama Türk insanı hep anlamıştır ne demek istediğini Yunus Emre’nin;
“Çıktım erik dalına anda yedim üzümü” ilahisi ile.
Ya da “sordum sarı çiçeğe” mısralarının neyi ifade ettiğini, kadınıyla erkeğiyle tüm Türk halkı geçmişte de idrak etmiştir, bugün de aynı şekilde anlamlandırmaktadır.
Dîvân içerisinde hem arûz ile, hem hece veznî ile hem de milli vezin ile yazılmış şiirler vardır ve aynı şiirler ilim sahibi Türk insanını da, evinde bebeğini uyutan anneyi de, sınırda nöbet tutan askeri de aynı ölçüde tesiri altına almaktadır.
Yunus’un neşrettiği tasavvufî ahlâk, evvela herkesi Kur’ân ve Hâdise uymağa, şer’î hususlara en ufak teferruatına kadar riâyete davet eder. Buna riâyet etmeyenler için ise ebedi azab uyarısı vardır. Sabır, kanâat, cömertlik, kerem gibi “Peygamber sünnetlerine” uymayı tavsiye eder, İslamî bir ahlâk çerçevesi içinde yaşamayı anlatır.
Yunus’a göre insan bir görünüştür. Onun gönlünü dolduran, bütün varlığını kaplayan, ona kimlik kazandıran -O’nun deyimiyle “Çalap”tır. Şair bunu “Gönül Çalab’ın tahtı gönüle Çalap bahdı” diyerek açıkça ifade eder. Allah sevgisi biçim değil özdür, bunu ancak O’na gönül verenler anlayabilirler. Gönlü eve benzeten şair, onun gerçek sahibini bilmeyenin adamdan sayılmayacağını “Gönül ev ıssın bilmez âdemden tutmayalar” seklinde açıkça dile getirir. Yunus Emre’nin şiirlerinde insan, hem olumlu hem de olumsuz yönleriyle ele alınır. Müspet olarak değerlendirilen insan tipleri, ârifler, âlimler, âşıklar, dervîşler, erenler, sâdıklar, evliyalar, müridler ve yârenler gibi tasavvufî anlamda Allah’a yakın olan şahsiyetlerdir. Olumsuz insan tipleri olarak da aşkı bilmeyenler, gönül yıkanlar, dünyaya bağlananlar, cahiller, münkirler, gafiller, yalancılar, bedbahtlar gibi İslâm’a ve genel ahlâk kurallarına uygun hareket etmeyenler karsımıza çıkar. Bunların yanında Yunus insanı, “âdem”, “âdem oğlı”, “er” ve “insan” kavramlarıyla da doğrudan ele alır. Ayrıca şiirlerinde sıkça karsımıza çıkan “gönül” kavramını da kişileştirerek insan yerine kullandığı, insanla ilgili düşüncelerini bu kavram üzerinden ifade ettiği görülür.[32]

SONUÇ

Bugün bütün insanlığın ihtiyacını hissettiği manevi gücü yüreğinde bularak mütevazi bir hayatı yaşama başarısını gösterebilmiş olan Yunus Emre ve onun gibi mutasavvıflar, gerek Anadolu’nun Türkleşmesi ve İslamlaşması, gerekse Anayurt’tan getirdiğimiz gelenek ve göreneklerimizin, törelerimizin, İslamiyet ile harmanlaşmış biçimini dilden dile ve nesilden nesile aktarabilmemiz açısından üstlendikleri vazifeleri lâyıkıyla yerine getirmiş olarak ebediyete intikâl etmişlerdir.
Mevlana’ya, Yunus Emre’ye, Mehmet Akif’ e, Ziya Gökalp’e, Nasreddin Hoca’ya, Geyikli Baba’ya, Ahmet Yesevi’ye ve daha binlerce gönül adamına sahip olan Türk Milleti’nin diğer milletlerce kıskanılmasına elbette bundan güzel izah bulmak zordur.
Sahibi oldukları coğrafyada yalnızca bina olarak değil ama aynı zamanda da düşünce hayatıyla, meydana getirdikleri manevî yapılarla adeta yıkılmaz setler çeken büyük fikir adamlarımız, mutasavvıflarımız sahip olduğumuz maddi değerlerden daha fazla övünülesi değerlerimizdir.
Sadece yaşadığı devre değil bütün asırlara ışık tutabilme başarısına erişmiş bu ulu şahsiyetler sayesindedir ki bugün dünyanın pek çok farklı yerinde insanoğlunun mücadele etmek durumunda kaldığı ahlakî buhranlar her dönemde bizim körpe nesillerimizden uzak kalabilmiştir. Bugün yaşlı dünyanın başarmaya çalıştığı ve Çin’de Japonya’da aramakta olduğu manevi aydınlığı bundan bin yıl önce bizim atalarımız, erenlerimiz, Alplerimiz Ana vatanımızdan yanlarına alarak Anadolu’nun verimli topraklarına getirmişlerdir.
Yunus Emre insanlığa ve özellikle de torunları olarak bizlere bıraktığı “Toplanmaktan” türemiş, eski ama köklü bir Türk geleneğinin de adını taşıyan “Dîvân” adlı eserinde, İslamiyet’in aydınlık yolunu, Türk geleneklerini de içine alan bu tek Allah dininin bizi taşımak istediği menzili ve bu menzilde seyahate devam edenlerin kazanacakları kutsal Cennet bahçelerini bizlere “öğüd” bırakmıştır.
Onun da ifade etmiş olduğu gibi, yüce Kur’ân’dan ayrılmadan Hz. Peygamber’in söz ve eylemlerine sadık kalarak Türklük şümûlu içinde yaşayan bir fanînin hem ahir zamanda hem de ahret hayatında ödüllere mazhar olacağını bilerek, geleneksel Türk ahlâkı ve İslam bilinci ile yaşamamız gerektiğini bu büyük eserinde bizlere nasihat etmiştir.
Bugün pek çok zamane “hastalığı” ile mücadele etmek durumunda olan dünya insanlarının aksine bizim bünyemizde Yunus Emre gibi, Mevlana gibi, Ahmet Yesevî gibi “antikorların” bulunması ve, bizi manevi yönden cesaretlendirmesi paha biçilemez bir hazinedir.  


[1] Ahmet Tatçı, Yunus Emre Divan-ı İlahiyat, Kapı yayınları, İstanbul 1999, s. 8.
[2] Fuad Köprülü, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, Diyanet İşleri Baş. yayınları, Ankara 1984, s. 257-259.
[3] Fuad Köprülü a.g.e., s. 260.
[4] Fuad Köprülü, a.g.e., s.263.
[5] Babalılar ya da Bâbaî Ayaklanması: Bâbâ'î ya da Baba İshak Ayaklanması, Anadolu Selçuklu Devleti tarihindeki en büyük Türkmen ayaklanmasıdır. 1239’da veya daha yüksek ihtimalle 1 Ağustos 1240 tarihinde, Vefâîyye tarikatına bağlı Ebu'l-Baka Baba İlyas bin Ali el-Horasânî'nin müridlerinden olan Baba İshak Kefersudî'nin öncülük ettiği ayaklanma. Anadolu Selçuklu ordusunca paralı Frank askerlerinin büyük desteği ile güçlükle de olsa bastırılmıştır. Ama bu olayın izleyen dönemde ortaya çıkan ve Babailik olarak bilinen dinsel-siyasal hareketin etkisi yıllarca sürmüştür.
[6] Ahmet Tatçı, a.g e, s.8-11.
[7] Fuad Köprülü, a.g.e., s. 265.
[8] Fuad Köprülü, a.g.e., s.267.
[9] A.g.e. s. 269.
[10] “seccâde-nîşin” imam, şeyh anlamında bir tamlamadır. Ferit Devvelioğlu, Osmanlıca Türkçe Ansiklopedik    Lûgat, Aydın Kitabevi, Ankara 1993. S. 927.
[11]“ Dost bağçesi gülünden, şükür ânın dilinden
      Yunus Şeyhin ilinden bize dervişler gelür…”
[12] Fuad Köprülü, İlk Türk Mu…., s. 270-271.
[13] Burhan Toprak, Yunus Emre Divanı, Promat Basım yayın, İstanbul 2006, s.20-21-22.
[14] Ümmî ( ﺎﻣﻰ ): (a. s. Ümm’den)anasından nasıl doğmuş ise öyle kalıp okuma yazma öğrenmemiş kimse.
    Ferit Devellioğlu, Osmanlıca Türkçe…., s.1128.
[15] Fuad Köprülü, Türk Edebiyatın… s. 272.
[16] İbra­him bin Ahmed, Şakayık-ı Numaniye Tercümesi
[17] Hâme kalem  : :( ﺧﺎﻤﻪ )   
     Ferit Devellioğlu, a.g.s., s.320                                                         
[18]Teheccî (ﺗﻌﺠﻰ ): (a.i hecâ’dan) heceleme 
    Ferit Devellioğlu, a.g.s., s.1061
[19] Kasr: (ﻗﺼﺮ ): (ed.) söylenişte hiçbir hafz olmadığı halde ibarenin manaca zengin olması
   Ferit Devellioğlu, a.g.s., s.493
[20] Fuad Köprülü a.g.e. s, 271.
[21] Burhan Toprak, Yunus Emre…. s. 24.
[22] Burhan Toprak, a.g.e. s.iii
[23] Fuad Köprülü, Türk Edebiyatın…, s. 292.
[24] Emek Üşenmez, “Yunus Emre’nin Dili Hakkında”, Akademik bakış Dergisi, S:16, Nisan 2009, Kırgızistan, s. 3.
[25] Faruk Kadri Timurtaş, Yunus Emre Divanı, Kültür Bakanlığı yayınları, Ankara, 1989.
[26] Emek Üşenmez, “Yunus Emre….”, s.6.
[27] Mesnevî: Özellikle Arap, fars ve Osmanlı edebiyatında kendi aralarında uyaklı beyitlerden oluşan ve aruz ölçüsüyle yazılan şiir biçimidir. 
[28] Gazel: Gazel, sözlük anlamı "kadınlarla âşıkane sohbet etmek" olan Arapça bir sözcüktür. Özellikle aşk, güzellik ve içki konusunda yazılmış belirli biçimdeki şiirlere denir. Gazel, beyitlerle yazılır. Birinci beyti musarradır, yani dizeleri birbiriyle uyaklıdır. Öteki beyitlerin, ikinci dizeleri birinci beyitle uyaklıdır. İlk beyitten sonraki beyitlerin birinci dizeleri uyaksızdır. http://www.liseedebiyat.com/index.php/ders-notlari/31-9-sinif-tuerk-edebyati/1927-gazel-nazim-ekl.html  (17 Kasım 2012)
[29] Musammat: .Her beyti dört parçaya ayrılan, son parçaları aynı kafiyeyi izleyen, ondan önceki parçaları kendi arasında kafiyeli bulunan manzumedir. Musammatlar dört ya da daha fazla mısralı bentlerden oluşan şiirlerdir. murabba, muhammes, müseddes gibi türleri vardır. Ayrı bir nazım biçimi olmamakla birlikte gazeil ve bazı kasidelere uygulanan bir divan edebiyatı tekniğidir. Sözlük anlamı; inciyi ipe dizmek demektir. Bendlerden kurulu nazım biçimlerine (murabba, muhammes, müseddes, müsebba, müsemmem, mütessa, muaşşer, terbi, tahmis, taşdir, tesdis, tesbi, tesmin, tes-i, taşir, terkib-i bend ve terci-i bend) verilen genel addır. İlk bende geçen dize ya da beyitlerin, öbür bendlerin sonunda aynen yinelenmesiyle düzenlenen musammatlara mütekerrir musammat denir. İlk benddeki dize ya da beyitlerin, öbür öbür bendlerin sonundaki dize ve beyitlerle yalnızca uyak bakımından uyuşması durumunda musammat, müzdevic musammat adını alır. http://www.turkceciler.com/musammat.html  (17 Kasım 2012).
[30] Fuad Köprülü, Türk Edeb…., s. 293-294.
[31] Burhan Toprak, Yunus…., s.43.
[32] İsmet Şanlı, “Yunus Emre’nin İnsan’a İnsanlığa Bakışı ve Günümüze Mesajı”, Turkish Studies volume 4/2 winter 2009, s. 956.

6 Kasım 2012 Salı

Şeyh Sait Ve İsyanı (History-makaleler)


Şeyh Sait Ve İsyanı 1
İçindekiler
GİRİŞ ......................................................................................................................................... 2
OSMANLI DEVLETİ’NİN SON DÖNEMLERİ VE CUMHURİYET’İN İLK YILLARI ...... 5
AZADİ TEŞKİLATI VE ŞEYH SAİT’İN İSYANI .................................................................. 9
AZADİ TEŞKİLATI VE İSYANIN HAZIRLIK EVRESİ ................................................... 9
İSYANIN BAŞLAMASI VE TARİHİ SEYRİ .................................................................... 11
İSYANIN BASTIRILMASI ................................................................................................ 15
İSTİKLAL MAHKEMELERİ ................................................................................................. 18
İSYAN HAKKINDA VARILAN KANAAT .......................................................................... 23
Kaynakça .................................................................................................................................. 25
Şeyh Sait Ve İsyanı 2
GİRİŞ
13 Ağustos 2005 tarihinde, Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı olarak gittiği Diyarbakır Şehri’nde Recep Tayyip Erdoğan önemli bir konuşma yapmıştır. Türkiye Cumhuriyeti’nde Kürtlerle ilgili bir sorun yaşandığını düşünen Başbakan, burada konuşurken, "Kürt Sorunu"nun bu milletin bir parçasının değil, hepsinin, özellikle de "kendisinin" sorunu olduğunu vurgulamış, "Anayasal düzen dahilinde her sorunu daha çok demokrasi, daha çok vatandaşlık hukuku, daha çok refahla çözüyoruz, çözeceğiz. Demokratik sürecin geriye doğru işlemesine izin vermeyeceğiz”1 demiştir. Başbakan Kürtlerle ilgili olarak söylediklerinin halen arkasında olduğunu ise 2008 Ekim ayı içerisinde Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nden ve Diyarbakır Şehri’nden gelen iş adamları ile yaptığı toplantıda tekrar etmiştir. “2005 konuşmamın arkasındayım. Bölge halkının beklentilerine cevap verecek yeni siyasal açılımlar başlatacağız”2. Anlaşılan o ki Türkiye Cumhuriyeti yöneticileri böyle bir sorun olduğuna hakikaten inanmaktadırlar. Çünkü aynı tarihlerde, Alman “Der Spigel Dergisi” ne konuşan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de benzer beyanatlar vermiş ve "Çok sayıda Kürt, geçmişte kökenlerinden dolayı ayrımcılığa uğradı. Kürtçe konuşma ve yazmalarına izin verilmedi. Bugün ise durumun değiştiğini ve Kürtlerin kültürel haklarının güçlendirildiğini”3 söylemiştir. Peki Türkiye Cumhuriyeti, bir Kürt Sorunu’nun olduğuna neden inanmaktadır ve böyle bir sorun hal-i hazırda var mıdır? 1980’li yıllardan itibaren Türkiye Cumhuriyeti’nin izlediği politika değişmiş ve bu tarihten itibaren bir “Kürt Sorunu”, aynen “Sözde Ermeni Soykırımı” misali, Türk Siyasi hayatındaki şeklini değiştirmiştir. Kamuran Gürün, Ermeni Dosyası adlı kitabının önsözünde şöyle bir ifade kullanmıştır:”XIX. Asrın ikinci yarısından sonra yavaş yavaş dillere yerleşen “Ermeni Sorunu” tabiri aslında hiçbir devlet için “Sorun” olarak görülmemiştir. Bu konuyu “Sorun” telakki edenler, Ermeni Kilisesi, Ermeni Terör Örgütleri ve bunlara mensup mahdut adette Ermeni olmuştur. Buna karşılık, büyük devletlerin hepsinin kançılaryasında bir “Ermeni Dosyası” mevcuttur. Zaman zaman, kendileri bakımından bir istifade söz konusu olunca devletler bu dosyayı açmışlar, o dönem geçince kapatıp, yeni bir sebep çıkmasına kadar, rafa kaldırmışlardır.”4. şimdi birlikte bu
1 Erhan Seven, “Kürt Sorunu Benim Sorunum”, Yeni Şafak, 13 Ağustos 2005, politika.
2 Ergülen Toprak/Burhan Ekinci, “Gizlice Söz Verdi”, Taraf, 22 Ekim 2008, politika.
3 Gerhard Spörl and Daniel Steinvorth,”We're Not in Any Rush to Join the EU”, Der Spiegel, 20 Ekim 2008
http://www.spiegel.de/international/europe/0,1518,585223,00.html
4 Kamuran Gürün, Ermeni Dosyası, Remzi Kitabevi, İstanbul, 2005, önsöz yazısı.
Şeyh Sait Ve İsyanı 3
cümleye bir bakalım; sözü edilen “Ermeni Sorunu” hangi tarihte ortaya çıkmıştır? 19. Yüzyılın ikinci yarısı, yani “Kürt Sorunu” olarak ,”birilerince” savunulan sorunla aynı tarihlerde. Peki bu “Ermeni Sorunu” kimler tarafından ateşli olarak savunulmaktadır? Ermeni Kiliseleri ve Ermeni Örgütleri ile bu örgütlere bağlı Ermeniler tarafından. “Kürt Sorunu”nu savunan Kürtler kimlerdir? Sözde Örgütleri ile buna destek veren belli sayıda Kürt. Peki bu mevzû sorun hangi zamanlarda artmış veya “Birileri” tarafından “Kaşınmıştır”? Tıpkı diğer konu gibi, büyük devletlerin Türkiye Cumhuriyeti’nden bir “İstifadeleri” söz konusu olunca. Kısacası bu iki cihet; alan, yapı ve yaklaşım bakımından aynıdır. Cumhuriyetin ilk yıllarında ve Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde kullanılmıştır, kapanmıştır. Şimdi ise zaman zaman açılıp kapanmaktadır. Ancak gerek Osmanlı Devleti’nin son döneminde ve gerek Cumhuriyetin ilk yıllarında idarecilerimizin bu bahislere yaklaşımları farklı olmuştur. Yani değişen, ne meseleler ne de nitelikleri olmamış, soruna idarecilerin yaklaşımı olmuştur.
Bugün bazı bölgelerde çıkarılmaya çalışılan isyanları gördükçe insanın aklına daha önce vukû bulan muhtelif isyanlar gelmektedir. Ali Batı isyanı, Cemil Çeto olayı, Milli Aşireti isyanı, Koçgiri Ayaklanması, Şeyh Sait isyanı ve Ağrı (Karaköse), Dersim isyanları. Bütün bu isyan ve kıyamlar devlet tarafından sert tepkiler gösterilerek, en ağır biçimde bastırılmış ve sükût sağlanmıştır. Ancak bugün gelinen noktada Türkiye Cumhuriyeti’nin 7. Reis-i Cumhuru Kenan Evren, “Belçika'yı ele alalım. Flamanlar ve Valonlar kavga etmiyorlar. Ben Genelkurmay Başkanı'yken Kanada'ya gitmiştim. Orada Quebec bölgesine gittim. Genelkurmay Başkanı gezdiriyor. Quebec'te lisan Fransızca. Tuhafıma gitti. 'Kanada'da nasıl iş bu?' dedim. Dediler ki, 'Burası Fransa'dan kalma bölge. Sonra bırakmışlar, ama bir anlaşmayla, buradaki halkın kendi lisanı kabul edilecek, kendi lisanlarını kullanacaklar' denilmiş. Bu bölgede devlet hizmetine gelecek bir vatandaş hem İngilizceyi, hem Fransızcayı bilmek zorunda dediler. Bölgede hizmet verecekse bu zorunluymuş. Şimdi bizde de Güneydoğu'da hizmet verecek memurun Kürtçe de bilmesi lazım. Katı tutumla olmaz bu iş.”5 Şeklinde, mesneti ve dayanağı olmayan fikirler dile getirebiliyor. Hükümet ettiği dönemde bunları görmemiş olması ve şimdi üzülmesi ise son derece anlamlı olsa gerek! Bir defa, anlattığı hikayede bahsi geçen coğrafya ve insanlar ile “Böyle olmalı” dediği insanların hiçbir benzer yönü yok. Bir tarafta Fransa idaresinden Kanada Devleti’ne geçmiş bir alan ve insanları varken; diğer yanda “Bin” yıldır Türk Toprağı olan ve halen Türk idaresinde devam eden bir alan ve insanlar var.
5 Fikret Bila, “Evren: Memur Kürtçe Bilmeli”, Milliyet, 7 Kasım 2007, politika.
Şeyh Sait Ve İsyanı 4
Ortaya konulan politikanın değişmesi bazılarına güç vermekte, cesaret vermekte, güçlü devletler ise bu günlerde yine konuya ilgi göstermekte ve gayrı hukukî olarak kıyam çıkartma çabası sarf etmektedir. Haziran ayında gerçekleşen komik ama anlamlı anma töreni bunun bir örneğidir: “Diyarbakır’da 1925 yılında devlete karşı isyan başlattığı için idam edilen Şeyh Sait ve 46 arkadaşı için anma töreni düzenlendi. Kendilerine ‘1925 Kürdistan Hareketi’ adını veren grup, 83 yıl sonra Ulu Cami önünde toplanıp idam edilenler anısına 1 dakikalık saygı duruşunda bulundu, sözde şehitler için dualar okudu. Yoğun güvenlik önlemlerinin alındığı törende Zazaca bir konuşma yapan, Diyarbakır Barosu üyelerinden Avukat Sıtkı Zilan, Şeyh Sait ve arkadaşlarının idamı sonrası, ne Kürt’ün Kürtlüğü’nü ne de İslam’ın İslamlığını kaybettiğini söyledi. Arap, Fars ve Türklerin, Kürtlere hiçbir hak tanımadığını iddia eden Sıtkı Zilan “Kürtlerin de devlet olmaya meşru hakkı vardır. Bu hak gayri hukuk, gayri şerh değildir” dedi.”6 O dönem, Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkmaya ve bir karşı devrim yapmaya teşebbüs ettiği için idam edilen “Sözde” Şeyh, Sait ve yandaşlarının bugün kahramanlaştırılmak istenmesi bu gösteriyi yapanların akıl edemeyeceği kadar ince bir düşüncedir ve arkasında elbette daha büyük kudrette güçler olmalıdır. Şimdi bu güçleri analiz edebilmek amacıyla burada birkaç örnek verelim. “Bundan sekiz yıl kadar önce, Temmuz, 1999’da, Ermeni Forum’unda, (Armenian Forum) Londra’da “önemli” olduğu vurgulanan bir seminerin haberi çıktı: konu, geçtiğimiz 80 yıl süresince “Türk milliyetçiliğinin Kürtler ve Ermeniler üzerindeki etkisi.” ABD’nin önde gelen üniversitelerinden University of Michigan, Ann Arbor öğretim üyesi Ara Sarafyan ile "İngiltere’de Bedford ve Leicester’de yerleşik, De Monford Üniversitesi hocası, “Türkiye’de Kürt Soykırımı, 1924-1998” adlı kitabın yazarı Desmond Fernandes’in katıldıkları semineri, İngiltere kökenli “Kürdistan’da Barış”, “Birleşik Kürt Komitesi” ve “Ermeni Soykırımının Tanınması için Britanya Komitesi” isimli üç örgüt finanse etti.”7; “ABD'de Demokratlara yakınlığıyla tanınan aylık "The Atlantic Monthly" dergisi, Ocak-Şubat sayısında, parçalanmış Ortadoğu'nun nasıl bir hal alacağını kapak konusu yaparak tartışmaya açtı. "Irak'tan Sonra" başlığını atan derginin kapağındaki Kürdistan haritası Türkiye'nin Doğu Karadeniz sınırına kadar uzanıyor.”8; “ABD'nin iki hafta öncesine kadar Irak'taki iki numaralı komutanı olan ve bu görevini tamamlayarak Washington'a dönen Korgeneral Ray Odierno, terör örgütü PKK üzerinde baskı
6 http://www.nethaber.com/Toplum/67699/Seyh-Saite-80-yil-sonra-anma-toreni
7 Alev Alatlı, “Türkiye’de Kürt Soykırımı, 1924-1998”, Zaman, 26 Ekim 2007.
http://www.alevalatli.com/menu.asp?sayfa=detay&makale=82&v=G%C3%83%C5%93NEYDO%C3%84%20U%20SORUNU&kat=17
8 http://www.nethaber.com/Dunya/52361/Amerikan-dergisi-Kurdistan-diye-bir-devlet-kurdu
Şeyh Sait Ve İsyanı 5
oluşturulması gerektiğini kaydederek, "Böylelikle bu terörist unsurlarla konuşmaya ve müzakere etmeye başlayabilineceğini" söyledi. Odierno'nun sözlerinin "dil sürçmesi" mi olduğu anlaşılamadı.”9; “ABD Kongresinin alt kanadı Temsilciler Meclisinde Amerikan-Kürt dostluk grubu kuruldu. Kongre binasında bu vesileyle verilen resepsiyona, Washington'da bulunan kuzey Irak'taki yerel Kürt yönetiminin üst düzey yetkilisi Neçirvan Barzani ve Amerikalı bazı milletvekilleri katıldı. Resmen kurulduğu açıklanan Amerikan-Kürt dostluk grubunun eşbaşkanlıklarını, Tennessee eyaletinin Demokrat milletvekillerinden Lincoln Davis ve South Carolina eyaletinin Cumhuriyetçi milletvekillerinden Joe Wilson üstlendi.”10 Evet görülen o ki; Orta Doğu’da çıkarları hiç bitmek bilmeyen, burasını daima kendi nüfûz bölgesi olarak görmeyi arzu eden İngiliz Krallığı’na, Amerika Birleşik Devleti de katılmıştır. Bu bölgedeki çıkarları konumuz olmadığı için burada uzun uzun anlatmak uygun olmaz kanaatiyle ayrıntı vermeyeceğim ancak ilerleyen kısımda bu çıkarlarla ilgili ip uçlarını bulacağımızı belirtmek isterim. Anlaşılan o ki; bu güçlü devletlerin, Türkiye Cumhuriyeti içinde de, bu çıkarları kendilerine uygun bulan muhipleri mevcuttur.
OSMANLI DEVLETİ’NİN SON DÖNEMLERİ VE CUMHURİYET’İN İLK YILLARI
Osmanlı azâmeti bitme noktasına yaklaşırken toplanan ve devletin nihayet, meşhur “şark meselesi” icabı paylaşılmasını karara bağlayan Berlin Konferansı ve takip eden süreçte Osmanlı Devleti’nin yıkılmasının ardından onun boşaltacağı topraklarda müstakil, küçük devletlerin vücûda getirilmesi, İngiltere, Fransa ve Rusya tarafından kesin şekilde kabul edilmişti. Mezkûr devletlere bakıldığı zaman görülüyor ki, tamamının Hristiyan olmasına rağmen mezhepleri farklıdır. Dolayısı ile istedikleri küçük devletlerin kurulmasında asıl sıkıntı buradadır. Protestan İngiltere, Katolik Fransa ve Ortadoks Rusya; Osmanlı Devleti arazilerinde tamamen kendi mezheplerine ait yeni devletler arzu etmektedirler. Bu arzunun sebebi hepimizin malumu olduğu üzere nüfûz mücadelesi ve bölgede etkin olma isteğidir. Ancak Çarlık Rusyası’nın yıkılarak, 1917 ihtilali ile Bolşevik Devrimi’nin Rusya’da hasıl olması, Rusya’nın bu oyunun dışında kalması anlamına gelmekte idi. Ancak yapılan anlaşmaların devam etmesi konusunda anlaşan Fransa ve İngiltere yaptıkları yeni anlaşma ile Rusya’ya düşmesi planlanan toprakların, Ermenistan’a ve gelecekteki Kürt Devleti’ne
9 http://www.nethaber.com/Dunya/57101/Iraktaki-gorev-suresini-tamamlayip-Amerikaya-donen-general
10 http://www.nethaber.com/Dunya/64299/Amerikanin-meclisinde-AMERIKAN-KURT-DOSTLUK-GRUBU-kuruldu
Şeyh Sait Ve İsyanı 6
bırakılması konusunda anlaştılar. Ardından yaşanan I. Dünya Savaşı ve gelişen olaylar ise kurulması düşünülen Ermenistan ve Kürdistan Devletleri’ne ait arazinin İngiliz işgaline maruz kalmasına neden olacaktır. Bu dönemde ise İngiltere, kendi iç dinamiklerinin etkisi ile bu bölgeleri kendi elinde tutmanın daha mantıklı olduğunu düşünecek ve bölgenin büyük petrol kaynakları iştahını kabartacaktır. Dönemin önemli Kürt aşiret liderleri olan Kamil Bedirhan ve Şeyh Mahmud’un çabaları pek işe yaramayacak ve bölge İngiliz nüfûz bölgesi olmaya devam edecektir. “1914 yılı Aralık ayında Muhammed Şerif Paşa, gelecekte kurulması muhtemel bir Kürt Devleti’ne güvence sağlamak üzere Mezopotamya’daki İngiliz Keşif Güçleri’nin hizmetine girmek istedi. İngilizler, bu kadar uzak bir bölgede harekat planlamadıklarından bu isteği reddettiler.”11 Görülen o ki zaten bu bölgedeki insanların ne istediğini çok önemsemeyen İngiltere, müstakil devlet kurmaları için henüz vaktin geldiğine inanmamaktadır. Dünya Savaşı’nın ardından Anadolu’da kurulan Türkiye Cumhuriyeti ve Ulusal Bağımsızlık yolunda verdiği savaş ise bu Emperyalist Devlet için beklenmedik, planlanmadık ve istenmeyen bir gelişmedir. Başta Mustafa Kemal ve silah arkadaşları olmak üzere bütün Anadolu halkının gösterdiği kahramanlıklar sayesinde Türk Kurtuluş Savaşı başarılı olmuş ve masa başında planlanan olaylar savaş alanlarında İngiltere’nin aleyhine neticelenmiştir. Burada dikkate şayan olan ise Kürt nüfusun, bu büyük mücadelede takınmış olduğu tutumdur. “Türkiye’de açıktan Kürtçülük yapamayanların önemli bir tezi, Kurtuluş Savaşı’nı Türklerle Kürtlerin birlikte verdiğidir. Böylelikle denilmek istenir ki, ülkenin kurtuluşu ve kuruluşuna katılan Kürtlerin hakkı sonradan tanınmamıştır. Gizli Kürtçülerin diğer propagandaları gibi bu da tümüyle yalandır. Yandaki haritada Kurtuluş Savaşımızda şehit düşen askerlerin hangi askerlik şubesine kayıtlı olduklarını gösteriyor. Hiçbir işgal olmamasına karşın, yani savaşa katılmalarının önünde hiç bir engel olmamasına karşın en az katılım Güneydoğu’dan olmuştur. Oysa işgal altındaki Marmara ve Ege bölgesinden bile insanlar savaşa katılmıştır. Kaldı ki Kurtuluş Savaşı’na katılmayan Kürtler çıkardıkları isyanlarda bu devleti yıkmak için savaşmaktan ve ölmekten çekinmemişlerdir. Kürt isyanlarında ölenlerin sayısı Kurtuluş Savaşı’nda ölenlerin on mislidir!”12
11 Wadie Jwaideh, Kürt Milliyetçiliğinin Tarihi kökenleri ve Gelişimi, İletişim Yayınları, İstanbul, 1999, s.247.
12 Gökçe Fırat, “Kürt Sorunu Yok, Kürt İstilası Var!”, Türksolu Dergisi, 15 Ağustos 2005, sayı 88, Baş Yazı.
Şeyh Sait Ve İsyanı 7
Anadolu’nun Kürt nüfusu, sanılanın aksine, Türk Kurtuluş Savaşı’na pek fazla rağbet göstermemiştir. Zaten daha sonra muhtelif zamanlarda isyan etmişler ve devletle zaman zaman ciddi sorunlar yaşamışlardır. Şayet kendi devletlerini kurabilme yeteneğini kendilerinde görseler idi, şu zamana kadar çoktan ülkemizden ayrılmış olurlardı. Yani gösterdikleri, ülkeye ve idarecilere iman veya memnuniyet göstergesi değildir, sadece güçsüzlüğün göstergesidir.
Kemal Kirişçi, bu konu ile ilgili olarak; “Türkiye Cumhuriyeti’nin 1923’teki kuruluşuna kadar geçen dönemde ortaya çıkan Kürt Miliyetçileri, birleşik bir ulusal hareket oluşturmayı başaramadılar. Bunun en büyük sebebi, Kürtlerin ortak bir özbilinçliliğe sahip olmamasıydı. Ankara Hükümeti’nin Sevr Antlaşması’nın koşullarına direnmede ve özerk ya da bağımsız bir Kürt Devleti’nin kurulmasını önlemede gösterdiği başarının başka bir nedeni de, Kürtlerin birlikten yoksun oluşuydu.”13 demektedir. Evet Kürtler gerçek anlamda birlikten tamamen yoksun bir toplum olarak tarihin hemen her döneminde boylar veya aşiretler halinde yaşamışlar ve bu sebepten dolayı devlet kurma yeteneğine ulaşamamışlardır. Zaten bir Kürt Devleti hayali kuran Kürtler ya bu toplumun aydın sayılabilecek, devlet görevinde bulunan bürokratları veya çok fazla hayalci olan bazı aşiret liderleri ve şeyhlerden başkaları olmamıştır.
13 Kemal Kirişçi; Garet. M. Winrow; Kürt Sorunu Kökeni ve Gelişimi, Tarih Vakfı Yurt Yayını, İstanbul, 2002, s.83
Şeyh Sait Ve İsyanı 8
Aslında ne Osmanlı Devleti ve ne de genç Türkiye Cumhuriyeti bu Kürt taifesini farklı bir ırk olarak görmemişler ve kendilerinden hiçbir zaman ayrı bilmemişlerdir. Yapılan ulusal kongrelerde ve mücadelede zaten hep birlikte hareket edilmiş dolayısı ile böyle bir ayrım Türk İdarecilerden kaynaklanmamıştır. Yine, Kemal Kirişçi bu fikri şu şekilde kaleme almıştır. “Direniş hareketinin faaliyetlerini temsil ve tanzim etmek için oluşturulan Heyet-i Temsiliye’de Kürtler temsil edildi.”14 Elbette bu dönemde de Kürt Milliyetçisi gürûhun “Bağımsız Kürdistan” teşebbüsleri de devam etmekteydi. Paris’te Barış Konferansı’na katılan Şerif Paşa, bağımsız bir Kürt Devleti için Ermenilerle anlaşmaya dahi hazırdır ve bunun için Paris’te Ermenilerle bir anlaşma yaptığı haberinin duyulması üzerine Kürtlerden büyük tepkiler görmüştür. Çünkü Şerif Paşa, küçük bir Kürt Devleti karşılığında, Kürtlerinde yaşadığı bölgelerde bir Ermeni Devleti kurulmasını kabul etmiştir. Aldığı tepkilerden anlaşılıyor ki; Kürt ahali, bir Ermeni Devleti yerine bir Türk Devleti’ni tercih etmektedir. Ermenilerin Doğu ve Güneydoğu’da yaptıkları mezalim ve dehşette Kürtleri Türklerden ayrı tutmadığına ve aynı kıyıma Kürt ahalinin de maruz kaldığına burada dikkat çekmek gerekmektedir. Şerif Paşa aslında bu anlaşmayı yaparken, kendi halkını dahi gözardı eden bir tutkunun pençesinde olduğu görülmektedir. Kurmayı hayal ettiği devlette yüksek dereceli bir yönetici olabilmek arzu ve hayali kendisine bu anlaşmaları yaptırmış olsa gerek.
Anadolu ve Rumeli Müdafa-i Hukuk Cemiyeti’nin programı, milliyetçi olmaktan ziyade “Osmanlı yurtseverliği”ne dayalı idi ve bir ırkî bağdan çok manevi bir bağla halkı birbirine bağlıyordu. Halk, Türk, Laz, Çerkez, Kürt olarak görülmüyor daha ziyade birleşik İslami bir cemiyetin unsurları olarak görülüyordu. İşte bu görüş Milli Mücadele’de tutmuş ve bütün unsurlar, Şerif Paşa ve onun gibi tutkuları olanlara topyekün olarak tepki göstermişlerdir.
Milli Mücadele dönemini incelerken kuşkusuz Kürt Teali Cemiyeti’ni de zikretmek şarttır. Mezkûr cemiyet 1908 itibariyle kurulmuş ve İstanbul, Kahire ve Cenevre’de Kürtçe gazeteler yayımlamıştır. Örgütün birçok üyesi başlangıçta “Osmanlıcılık” bayrağı altında Osmanlı’nın doğu vilayetlerinin kalkınması için çaba harcıyordu ancak daha sonra İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin, Osmanlıcılık fikri yerine milliyetçi bir çizgiye yönelmesi, Kürt Teali Cemiyeti’nin de Kürt Milliyetçisi çizgiye doğru meyil etmesine neden olacaktır. Şerif Paşa, Emir Bedirhan ve Seyit Abdülkadir bu cemiyetin önde gelen fikir adamlarıdır. Şerif Paşa’nın
14 Kirişçi, Winrow 2002, s.83
Şeyh Sait Ve İsyanı 9
daha önce, 1914’te İngiliz Keşif güçleri ile temaslarda bulunduğunu ancak isteklerinin kabul edilmediğini hatırlanacaktır. Daha sonradan aynı topraklarda bir Ermeni Devleti ile birlikte yaşamaya dahi razı olduğunu da belirtmiştik.
AZADİ TEŞKİLATI VE ŞEYH SAİT’İN İSYANI
AZADİ TEŞKİLATI VE İSYANIN HAZIRLIK EVRESİ
“Azadî” (Kürt Bağımsızlık Komitesi) adı ile anılan teşkilat, Cumhuriyet Dönemi’nin ilk ve en tehlikeli Kürt Kıyamı olan “Şeyh Sait İsyanı”nın planyacısı ve organizatörüdür. Azadî Teşkilatı, 1923 yılında Erzurum’da, eski Hamidiye Süvari Alayı subayları ve eşraftan bazı kişilerin girişimiyle teşkilatlanmış görünüyor. Azadî teşkilatı beşer kişilik hücreler şeklinde kurulmuştu. Mensupları arasında Cibranlı Halit Bey, İhsan Nuri, Bitlisli Yusuf Ziya, Seyid Abdulkadir, Kemal Fevzi, Kadri Cemil Paşa, Kazım Cemil Paşa, Dr. Fuat, (Hacı Ahdî) olarak bilinen Avukat Mehmet Tayyip (bucak müdürü), Hasenan aşireti reisi Halit Hüsnü Bey, Vanlı Rasim Tevfik Cemal ve Tğ. Ali Rıza’nın isimleri bilinmektedir.15 Görüldüğü gibi teşkilatın mensupları çok çeşitli işlerle meşgul olan ve birçoğu devlet görevinde bulunan insanlardır. Ancak halka etki etmek için dini ögelerin önemli olduğunu fark eden örgüt bu amaçla bölgedeki aşiret liderleri ile temasa geçmeye çalışacaktır. Bölgedeki dini taasubun derinliği ve halkın İslam Dini’ne olan samimi inancı kullanılmaya çalışılacaktır. Bunu en iyi yapabilecek insanlar ise elbette halkın saygı gösterdiği şeyh ve seyyid tarzı insanlar olacaktır. Bu amaçla ilk temasa geçilen insan Şeyh Sait olacaktır. “ Çünkü Şeyh Sait, Cibranlı Halit Bey’in ailesine iç güveyisi olarak girmişti, yakın akraba idiler.”16
Azadî mensupları 1924 yılı içinde bir kongrede bir araya gelerek, çıkarmak istedikleri isyanın ana stratejisini belirlemişlerdir. Bu toplantıda kendisini gösterme hırsı ile öne çıkan Şeyh Sait, teşkilatta öne çıkmayı da başarmıştır. Daha iyi örgütlenmek için bir yıllık bir süre belirlenmiş ve isyanın 1925’te hayata geçirilmesi ön görülmüştür. Bu sürede bölgedeki diğer din adamları ve müridleri ile bağlantıya geçmenin ve Cumhuriyet karşıtı unsurlarla Hilafet taraftarlarının kıyama dahil edilmesi aynı zamanda dış güçlerden de yardım sağlanması kararlaştırılmıştır. Bu amaçla Irak ve Gürcistan’a birer temsilci gönderilmiş ve İngiliz ve Rus desteği alınmaya çalışılmıştır. Ancak görünen o ki İngiltere bu isyanı desteklerken Rusya
15 A. Haluk Çay, Her Yönüyle Kürt Dosyası, Turan Kültür Vakfı Yayını, İstanbul, 1996, s.321
16 A. Haluk Çay, 1996, s.323.
Şeyh Sait Ve İsyanı 10
destek vermeyi uygun bulmamıştır. İngiltere’nin neden destek verdiği ise zaten hepimizin malumudur. Musul Meselesi. 1924 yılı içinde Türk Bürokratlarla görüşmeler yapan İngiltere, Türklerin Musul’dan vazgeçmeyeceğini iyi biliyorlardı. Bu esnada kendilerine bir isyan çıkaracakları fikriyle gelen Kürtlere çok sıcak bakmışlardır. Ne de olsa bölgedeki karışıklık Türk Devleti’nin elini zayıflatacaktır. Tam da bu esnada Türk yetkililer isyan hazırlıklarından haberdar olarak Bitlisli Yusuf Ziya ve Cibranlı Halit’i tutuklamışlardır. Teşkilat içinde bir korku havasının esmesine sebep olan bu gelişmeden dolayı örgüt mensubu pek çok subay ülkeden kaçacaktır. İşte bu andan itibaren isyanı idare edecek olanlar tamamen şeyhler ve aşiret liderleri durumuna gelmiştir. Bu andan itibaren İstanbul’da bulunan Seyid Abdulkadir ve doğudaki şeyh taifesi çok yoğun biçimde isyan hazırlıklarına girişmişlerdir. İlk anda İngiltere ile bir görüşme yapılarak bir takım yardım talepleri İngilizlere bildirilmiştir. Bu görüşmenin içeriğini burada yazmamız gerekirse:
1. İngilizlerle Kral Hüseyin’inkine benzer bir ittifak yaparak Türkleri arkadan vurmak.
2. Kürt Emirliği’ni teşkil edecek vilayetlere komşu hükümetlerden bir taaruz halinde İngiltere’nin bilfiil müdahale ve müdafaasını taahhüt ettirmek.
3. Bu teşekküle de kanaat edilmeyerek Kürt Hükümeti’ne Akdeniz’de bir de mahreç(çıkılacak yer) talep etmek.
4. Bütün bunların fiilen tahakkuk ettirilebilmesi için iki yüz elli bin altın lira. Paranın ihtilal hareketinin sonuna kadar kredi açılmak suretiyle ve yirmi bin liranın da Dehuk (Dohak), İmadiye, Zaho gibi noktalarda temas temin edildiği anda temin edilmesi istenmektedir.
5. Kürdistan Emirliği’ne mutlak surette bunlarla, Seyid Abdulkadir’in getirilmesi şarttır. Kabine teşkili Seyid’e aittir. Yani Kral Hüseyin’in takip ettiği yol tatbik olunacaktır. Hadise hakikat olduğu gün Seyid, Sultan Abdulkadir olacaktır.17
İngiltere’den destek ve silah isteyen teşkilat, bölgedeki çıkarları ve Türk Hükümeti ile arasında devam eden Musul görüşmeleri nedeniyle isyana elbette destek verecektir. Çıkarlarına hizmet edecek bu cühela gruba yüz çevirmesi zaten beklenemezdi. 1924 yılı içinde Hakkari’de Nasturîleri kışkırtacaklar ve burada bir isyanın başlamasına sebep olacaklardır, bu olayda misyoner kılığına girerek bölgeye gelen İngiliz subay ve gizli ajanları
17 Nurer Uğurlu, Kürt Milliyetçiliği Kürtler ve Şeyh Sait İsyanı, Örgün Yayınevi, İstanbul, 2006, s.77-78.
Şeyh Sait Ve İsyanı 11
bölge halkını kıyama sevk edeceklerdir. Nasturî isyanı sırasında ordudan firar eden 270 asker yanlarında götürdükleri 10 otomatik ve 380 tüfeği isyan sırasında kullanacaklardır.18 İşte bütün bu gelişmelerden şüpheye kapılan Cumhuriyet hükümeti bölgede isyan edebilecek insanları sorgulamışlar ve bazılarını gözaltına almışlardır. Yukarıda da bahsettiğimiz üzere Cibranlı Halit, Mutki aşireti reisi Hacı Musa ve Yusuf Ziya tutuklanmıştır. Şeyh Sait de ifadesi alınmak üzere Bitlis’e çağırılmıştı fakat yaşlılığını öne sürerek ifadesinin Hınıs’ta alınmasını istemiş ve öyle de yapılmıştı. Ancak Türkiye Cumhuriyeti hükümetinin, aralarında kendisinin de bulunduğu Kürt ileri gelenlerinden 800 kişiyi öldürmeye karar verdiği söylentilerinden korkarak ve Erzurum Valisi’nin de Hınıs’a geleceğini haber alarak oradan ayrılmıştı.19 4 Ocak 1925 günü Şeyh Sait, Şuşar’ın Gökoğlan bucağı Kırıkan köyünde aşiret reisleri ile bir toplantı yaparak durum değerlendirmesi yapmış ve bu toplantıya İstanbul’a Seyid Abdulkadir ile görüşmeye gönderdiği oğlu Ali Rıza da katılmıştır. Toplantıyı müteakip Şeyh Sait imzasını taşıyan bildiriler çevre köylerde dağıtılmaya başlanacaktır.20 Bu bildirilerde, Şeyh Said’in Türkiye Cumhuriyeti’nde şer’î hükümleri hakim kılmak gibi ilahi bir görevi üstlendiğinden ve bu amaçla çalışacağından bahsedilmektedir.21 Medreselerin kapatıldığını, Şeriye ve Evkaf Vekaleti’nin kaldırıldığını, din okullarının Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlandığını, gazetelerde bir takım dinsiz yazarların dine hakaretler ettiğini, Peygambere dil uzatıldığını, dinin yükselmesi için gayret göstereceğini anlatmış ve halkı ayaklanmaya davet etmiştir.22 Bütün bu yazdıklarımız gösteriyor ki bu isyan büyük bir organizasyon ile yürütülen ve ciddi anlamda çalışmaların yapıldığı iyi planlanmış bir isyandır. Halkın dine olan hürmeti ve bağlılığı ile halka indirgenmiş, nitelik olarak Kürtçü ögeleri barındıran ve aldığı destek bakımından İngiliz menşeîli bir isyan özelliği taşımaktadır.
İSYANIN BAŞLAMASI VE TARİHİ SEYRİ
Hem Türkiye Cumhuriyeti ve hem de bölgedeki devlet görevlileri için Doğu Anadolu’da bildiriler dağıtarak halkı isyana çağıran Şeyh’in çalışmaları artık bir sır değildi. Elbette devletin isyana karşı tedbirler düşünmesi ve alması gerekiyordu. İşte bu amaçla
18 Haluk Çay, 1996, s.327.
19 Nurer Uğurlu, 2006, s.95-96.
20 Haluk Çay, 1996, s.327.
21 Bilal N. Şimşir, İngiliz Belgeleriyle Türkiye’de Kürt Sorunu(1924-1938), T.T.K Basımevi, Ankara, 1991, s.19.
22 Serdar Sakin, Türkiye’nin Jeopolitik ve Jeostratejik Konumu Açısından Musul Sorunu, Doktora Tezi, Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2007, s.250.
Şeyh Sait Ve İsyanı 12
bölgede yapılan aramalar ve tutuklamalar sırasında Piran23’da yerel jandarmanın Şeyh’in iki adamını tutuklamaya kalkışması, jandarma ile çıkan çatışmada birkaç jandarmanın Şeyh taraftarlarınca öldürülmesi bir bakıma isyanın fitilini ateşleyen hadise olmuştur. Hadise şöyle cereyan etmiştir: altı asker kaçağını yakalamakla görevli Teğmen Mustafa ve Teğmen Hasan Hüsnü komutasındaki jandarmalar köyü sararak, Şeyh Sait’in kardeşi Şeyh Abdurrahim’den kaçakların teslimini istemişlerdir. Şeyh Sait, bulunduğu evin sarıldığını anlayınca, jandarma komutanlarına haber göndermiş, aranılan kişilerin maiyetinde olduğunu, bu haliyle ele geçirilmelerinin “Şeyhlik” prestijini sarsacağını, Devlet’in elinin uzun olduğunu, kaçakların daha sonra yakalanmalarının uygun olacağını öne sürmüştür. Komutanlar cevaben görevlerinin zaten bu kişileri yakalamak olduğunu vurgulamışlar ve kaçakların tesliminde ısrar etmişlerdir. Görüşmeler devam ederken Abdurrahim, kaçakları dışarı çıkaracaklarını ve o zaman tutuklanmalarını istemiş,bu arada gerekli mevzilere yerleşen adamları jandarmaları yaylım ateşine tutmuşlardır. Müsademe sonunda subay ve erlerden bazıları şehit edilmiş ve böylece isyan fiilen başlamıştır.24 Bundan sonra Genç25 Vilayeti’nin merkezi olan Darahini ele geçirilmiş; kuvvetlerini Çapakçur, Muş ve Diyarbakır cephesi olarak 3’e ayıran Şeyh Sait, Diyarbakır tarafının ele geçirilmesini bizzat kendi üzerine almıştır. Piran hadisesi ile başlayan isyan 2 ay devam edecek ve 15 Nisan 1925 tarihinde sona erecektir. Bu ana kadar Genç, Çapakçur, Muş, Diyarbakır, Tunceli, Elazığ, Ergani, Palu, Çermik, Çemişkezek, Silvan, Siirt ve Urfa gibi oldukça geniş bir alana yayılacak, Cumhuriyet hükümetini çok zor duruma düşürecektir. Burada isterseniz merkezi hükümetin isyan sırasındaki tutumunu biraz irdeleyelim.
Hükümetin başında bulunan Fethi Okyar ve kabinesi bu hadiseye ilk andan itibaren ehemmiyet vermemiş ve “Birkaç çapulcu” gözüyle asilere bakmıştır. Bölgede bulunan mahalli kuvvetlerin olaya kısa sürede hakim olacaklarını düşündüğünden başbakan bölgeye askeri bir takviyeyi de gerekli görmemiştir. İsyan daha çıkmadan evvel bir devlet görevlisinin olayı öğrenmesine ve raporla bildirmesine karşın iş, hükümetçe asla ciddiye alınmamış ve isyancılar akıl almaz bir biçimde sürekli küçümsenmiştir. Oysa bölgede her zaman böyle bir hadisenin meydana gelmesi ihtimali zaten vardır. Üstelik dini taassupları ve şeyhlere, mollalara olan derin imanları bilinen bölge halkı hakkında daha İttihat ve Terakki zamanında hazırlanmış resmi devlet raporları dahi mevcuttur. Bu raporlarda bölge halkının her zaman
23 Piran, şimdiki Dicle Kazası.
24 Haluk Çay, 1996, s.327-328.
25 Genç, şimdiki Bingöl Vilayetidir.
Şeyh Sait Ve İsyanı 13
isyan etmeye aday oldukları ve bu bölge insanının çeşitli yerlere dağıtılmasını ön gören planlar yer almıştır. “Kürtler ufak ufak kafilelere ayrılıp, silahlarından arındırılarak değişik bölgelere gönderilecek ve orada toplam nüfusun % 5’ini geçmeyecektir. Kürt mülteciler yerlerine geri gönderilmeyeceklerdir.”26 Buna rağmen Fethi Bey ve kabinesi isyanın üstesinden gelecek etkili çözümleri üretme başarısına sahip olamamışlar ve isyanın günden güne büyümesine, küçük mahalli birlikleri dağıtan isyancıların moral kazanmasına sebep olmuşlardır. Oysa devletin yapacağı büyük ve genel bir harekat ile bu isyancıların daha ilk günlerden, kendilerine destek sağlayamadan ele geçirilmeleri mümkündür. Bundan daha garip olan şudur ki; hadisenin mahiyeti ve hakiki gayesinin ne olduğunun tamamen meydana çıkmış olduğu bir zaman; yağmaların, hükümetlere el koyup şehir ve kasabalarda zabıta teşkilatı yapıldığı, mevki kumandanları, inzibat ve muhafaza kumandanları, mülkiye amirleri, müftüler nasp ve tayin olunarak halka emirler verildiği, beyannameler neşredildiği ve Türk Ordusu’na “Düşman Askeri” denildiği ve nihayet ihtilalin bir değil, üç-beş vilayette tezahürleri görüldüğü günlerde dahi hadisenin büyük bir isyan ve ihtilal mahiyetinde mi olduğu, yoksa mahalli ve sadece taassup ve cehaletten doğmuş dini bir irticadan mı ibaret bulunduğu, yayılma ve genişleme kabiliyetinin memleket ölçüsünde mi, yoksa mevzî bir mahiyet mi taşıdığı, hükümet ve T.B.M.M’ deki milletvekilleri tarafından gerektiği şekilde taktir edilememiş ve tam anlamıyla değerlendirilememiştir.27 Hatta 24 Şubat 1925 tarihine kadar devletin resmi ağızları tarafından “isyan” kelimesi dahi telaffuz edilmemiş, olay adeta kapatılmaya çalışılmış, duyulmasın diye çaba harcanmıştır. Ancak dönemin gazeteleri sürekli bölgeden gelen haberlere yer vermiş ve Cumhuriyet Gazetesi başta olmak üzere Tanin, Vatan ve Vakit Gazeteleri olayın bir isyan olduğunu ve büyüyerek yayılma eğilimi gösterdiğini sürekli dile getirmişlerdir. Bu gazeteleri düzenli olarak takip eden İngiliz yetkililer sürekli raporlar halinde bu gazete yazılarını ülkelerine göndermişlerdir. 25 Şubat 1925 tarihli gazeteler şu şekilde İngiliz belgelerinde yer almaktadır.
“Vakit” __ Ana başlıklar şunu belirtiyor ki; Bitlis Vilayeti’nde genel bir isyan vardır. İsyanın arkasında dini propaganda vardır ve bu propagandalar önemsenmeyen halk kitleleri üzerinde son derece başarılı olmaktadır. Şimdi Türk Memurlarını suçlama zamanı değil. Devlet güçle harekete geçmeli. En ufak umursamazlık bile felaketle sonuçlanacaktır.
26 Belma Akçura, Devletin Kürt Filmi, Ayraç Yayınları, Ankara, 2008, s.42.
27 Nurer Uğurlu, 2006, s.106.
Şeyh Sait Ve İsyanı 14
Muş, Siirt ve Siverek’teki aşiret liderleri Şeyh Sait’i kınadıklarını bildirmişlerdir.
Halk Partisi (Fırkası) toplantısında İsmet Paşa şunu belirtmiştir ki; şimdi görülen bütün hadiselerin başlangıcında büyük ihtimalle yabancıların etkisi bulunmaktadır.
“Vatan”__ Ana başlıklarıyla şöyle ki; isyan tam da Irak Komisyonu’nun çalışmaya başladığı dönemde çıkmış olmasına rağmen, isyanda İngiliz entrikalarının olduğuna dair kesin kanıtlar yoktur.
Genj isyanı zaten birkaç aydır fokurdamaktaydı, asiler bölgeyi iyi tanıyor, ve isyanın Nisan’dan önce bastırılabileceği şüphelidir. 28
İsyanı zaten çok yakından takip ettiklerine şüphe olmayan İngilizler, bu isyan sayesinde istediklerini elde edecekler ve Musul Türkiye Cumhuriyeti topraklarına bağlanamayacaktır. Burada en önemli hata tekrar ifade ediyorum ki dönemin hükümetinde yani Fethi Bey ve kabinesindedir. Bu şekilde kesin yargı ile suçlamamdaki sebep, bir devlete iktidar eden Başbakan ve onunla birlikte olan bakan ve milletvekillerinin hadisenin alenî ve su götürmez delillerine rağmen müdahalede gecikmiş olmalarındandır. Erken teşhise vakıf olamayan kötü cerrahlar misali yaranın kronikleşmesine ve hatta kangren olmasına sebep olan bir ekip başarılı addedilemez ve sorumluluktan hiçbir zaman kurtulamaz.
“Şeyh Sait ve adamları, dağlık Doğu Bölgeleri’nde ellerinde yeşil sancak, göğüslerinin üzerinde Kur’an-ı Kerim; bankaları, evleri, dükkanları basıp soyarak “Hak yolunda” ilerliyorlardı. Vaizler onlara cennette ödüller vaat ediyordu. Yerden ve havadan; halifenin kendilerinden fedakârlık istediğini, halifelik olmadan Müslümanlık da olmayacağını bildiren beyannameler dağıtılıyordu. Şeriat geri getirilmeli; okullarda dinsizlik öğreten, kadınları yarı çıplak gezdiren hükümetin başı ezilmeliydi.”29 Bu âna kadar önlerine gelen mahalli kuvvetleri alt eden asiler Diyarbakır’a kadar ilerlemişler, Elazığ’ı aldıktan sonra Diyarbakır’ı kuşatmışlardı. Burada görevli bulunan VII. Kolordu Komutanı Mürsel Paşa isyancıları püskürtmeyi başarmış ve isyancıların o ilk zaman ki inançlarına bir bakıma darbe vurmuştur. Bu andan itibaren sertleşecek olan Devlet tavrı ve değişen tutum dolayısı ile isyan Şeyh Sait’in aleyhine bir hal almaya başlayacaktır.
28 Bilal N. Şimşir, 1991, s.25.
29 Nurer Uğurlu, 2006, s.125.
Şeyh Sait Ve İsyanı 15
İSYANIN BASTIRILMASI
Ankara’da görev değişikliğinin ardından İsmet Paşa, yeni kurduğu kabine ile olaya sert biçimde müdahale etmiş ve bölgeye büyük bir askeri kuvvet göndermiştir. Çıkarılan Hiyanet-i Vataniye kanunu ile başkaldıranlar ve asiler vatan haini olarak nitelendirildi. Kanunun esasını teşkil eden madde şöyleydi:
1. Dini veya mukaddesât-ı diniyyeyi siyasi gayelere esas veya alet ittihaz maksadıyla cemiyet teşkili memnûdur. Bu kabil cemiyetleri teşkil edenler veya bu cemiyetlere dahil olanlar hain-i vatan addolunur. Dini veya mukaddesât-ı diniyyeyi alet ittihaz ederek şeklen devleti tebdil ve tağyir veya emniyet-i devleti ihlal veya mukaddesât-ı diniyyeyi alet ittihaz ederek her ne suretle olursa olsun ahali arasında fesat ve nifak ilkası için gerek münferiden ve gerek müştemian kavli veya tahriri veyahut fiili bir şekilde veya nutuk irâdı veyahut neşriyat icrası suretiyle harekette bulunanlar kezalik hain-i vatan addolunur.30
Peşinden hayata geçirilen “Takrir-i sükûn” kanunu isyana karışanların çok sert biçimde cezalandırılacağını ve İstiklal Mahkemeleri’nde yargılanacaklarını ifade eden bir kanun olarak hayata geçirilmiştir. Yalnız birkaç maddeden mürekkep bu kanunda şöyle denilmektedir:
1. İrtica ve isyana ve memleketin nizam-ı içtimaisini ve huzur ve sükûnunu ve emniyet ve asayişini ihlâle bais bilumum teşkilât ve tahrikât ve teşvikât ve teşebbüsât ve neşriyat-ı hükümet, Reis-i Cumhur’un tasdiki ile resen ve idareten men’e mezundur.
İşbu ef’al erbabını, Hükümet, İstiklal Mahkemesine tevdî edebilir.
2. İşbu kanun, tarih-i neşrinden itibaren iki sene müddetle meriy’ül icrâdır.
3. İşbu kanunun tatbikine İcra Vekilleri Heyeti me’murdur.31
Yukarıda mevzû kanunu takiben, ayaklanma bölgesinde ve Ankara’da birer İstiklal Mahkemesi kurulması karara bağlanacak ve bunu takiben bölgede uygulanacak askeri tedbirler belirlenerek hayata geçirilecektir. Daha önce yapılması icab eden ancak yapılmayan askeri harekat olayın çözümü için büyük önem taşımaktadır. Bunun bilincinde olan Türk Genel Kurmayı planını hazırlamış ve uygulamaya ivedilikle başlamıştır.
30 Ergün Aybars, İstiklal Mahkemeleri, Ad Kitapçılık, İstanbul, 1998, s.226.
31 Nurer Uğurlu, 2006, s.162.
Şeyh Sait Ve İsyanı 16
“Stratejik ve lojistik değerlendirmeler, geçit vermez dağlarla korunan isyan bölgesine bir şekilde ulaşmanın zarûri olduğunu gösteriyordu. Bunun tek yolu, bir kısmı Suriye’den geçen Bağdat Demiryolu’nu kullanmaktı. Bu sebeple, Türk Hükümeti, Türk birliklerini ve malzemelerini demiryolunun Suriye’deki bölümünde taşıyabilmek için Suriye’deki Fransız yetkililerden izin istedi. 20 Ekim 1921 tarihli Fransız-Türk anlaşmasının 10. Maddesi gereğince bu izin verildi.” 32 Türkiye Cumhuriyeti’nin, o dönemdeki, en yetenekli subayları bu iş ile vazifelendirildi ve bölgeye gönderildi. Ordu Müfettişi Kazım Bey (Orbay), Kolordu Komutanı Mürsel Paşa (Bakü), Tümen Komutanı Osman Paşa, Fırka Komutanları olarak da Kazım Paşa (Dirik) ve Cemil Cahit (Toydemir) isyanı bastırmak üzere görevlendirilen komuta kademesidir.33
Bu son hadiseler İngiliz belgelerinde şu şekilde geçmektedir:
“Bir Fransız kaynaktan elde edilen bilgiye göre; Türk Genel Kurmayı, Adana’da 5 askeri birliği bir araya getirecek. Bunlar trenle doğuya doğru gönderilecek(Jerablus yada Ras-ul-ayn) ve Mart’tan sonra kuzey ve kuzeydoğu, Diyarbakır’a kadar asilerden temizlenecek.”
“Fransız Yetkililer, Bağdat Demiryolu’nun Fransız kontrolünde olan kısmundan askeri birliklerin taşınmasına izin vermişlerdir.”
“İstanbul yolunda Eskişehir ve İrmi istasyonları arasında bir tren görmüş (Fransız kaynak kastediliyor). Elli kapalı vagondan mürekkep ve yarısı üniformalı ve tam techizatlı askerle dolu biçimde. Hiçbiri acemi er gibi görünmüyorlardı.(usta askerlerdi) sadece yarısı silah taşıyordu, trende silah ve de hiç makinalı tüfek görmemişti.”
“Uzun bir seyahat için her vagonda yirmi insana izin verilmektedir. Bu da her trende toplam bin kişi yapar. Anladığım kadarıyla bu askerler Ankara’daki 8. Bölükle İzmit’teki 23. Bölüğe ait askerlerdir. Tahminen bir bölüğün büyüklüğü 1500 adamdır.”
“Mersin’e hareket hakkında bir şey söyleyemem. İç güvenlik nedeniyle buradaki huzursuzluk hakkında bilgi edinemedim.”34
32 Wadie Jwaideh, 1999, s. 397.
33 Haluk Çay, 1996, s.329.
34 Bilal Şimşir, 1991, s.37-38.
Şeyh Sait Ve İsyanı 17
Ordu birlikleri Doğu’ya yığınak yaparken Şeyh Sait de Diyarbakır önünde Mürsel Paşa tarafından ilk yenilgisine uğratılmıştır. Bu yenilgiden sonra Dersim ve Muş yöresi aşiret ağalarına yaptığı isyan çağrısı da bu aşiretlerce itibar görmemiştir. Ayaklanmanın güneye doğru yolu bu Diyarbakır yenilgisinden sonra tıkanmış ve asileri çembere alma ihtimali doğmuştur. Bu anlamda VII. Kolordu Komutanı Mürsel Paşa, Cumhuriyet Tarihi’nde ismi pek anılmayan bir kahramandır. Yaptığı hizmet ve mücadele fevkalade büyük ve önemlidir.
Bu esnada Diyarbakır’da son derece anlamlı bir hadise yaşanmıştır. Şöyle ki: “9 Mart’ta Diyarbakır’a gelen bazı İngiliz silah fabrikası katalogları ve mektupların üzerinde “ Kürdistan Kraliyeti Harbiye Bakanlığı” yazısının bulunması, Diyarbakır’ın Şeyh Sait’in eline geçmesinin en önemli adım olduğunu gösteriyor ve İngiltere’nin olayı desteklediği kanısını kuvvetlendiriyordu.”35 Yalnız bu olay bile Mürsel Paşa’nın Diyarbakır’da, Türkiye Cumhuriyeti için ne derece önemli bir savunma ve mücadele yaptığının bir göstergesidir. Belki de sadece Şeyh Sait ve yandaşı asilere karşı değil Büyük Britanya Krallığı’na karşı da bir zafer kazanmıştır.
Diyarbakır ve çevresi kısa sürede asilerden temizlenecek ve isyan, asilerin aleyhine gelişmeye başlayacaktır bu andan itibaren. 26 Mart’ta harekete geçen 3. Ordu birlikleri Varto, Elazığ, Diyarbakır yönünde hareketle Hani, Lice, Silvan ve Genç Vilayetlerini asilerden temizlemişlerdir. 15 Nisan günü Şeyh Sait ve adamları yakalanmış ve isyan tamamen bastırılmıştır.
20 Nisan 1925’te Başvekil İsmet Paşa’nın meclisin yakında tatile girecek olması sebebiyle, Meclis Başkanlığı’na verdiği dört önerge kabul edilmiştir. Bunlar; İstiklal Mahkemeleri’nin sürelerinin bitiminden itibaren altı ay daha uzatılması, Ankara İstiklal Mahkemesi’nce verilecek idam cezalarının Meclis açılıncaya kadar Meclis onayına gerek kalmadan uygulanması, bu bölgedeki sıkı yönetimin 24 Nisan’dan itibaren altı ay daha uzatılması ve isyan bölgelerinde mülkî idare teşkilatında değişiklik yetkisinin hükümete verilmesi.36 Buradan sonra ele alacağımız “İstiklal Mahkemeleri” başlığı açısından son derece önemli olan bu karar ile hükümet, asilerin cezalandırılmalarını geciktirmemiş ve bu türden
35 Ergün Aybars, 1998, s. 235.
36 Durmuş Yalçın, Yaşar Akbıyık ve diğerleri, Türkiye Cumhuriyeti Tarihi II, Atatürk Araştırma Merkezi Yayınları, Ankara, 2004, s.54.
Şeyh Sait Ve İsyanı 18
karşı devrim fikri güdenlere güzel bir ibret vermiştir. Bu bakımdan Meclis’in aldığı bu son karar son derece önemli ve dikkate şayandır.
İsyan neticelenip asiler ele geçirilince yapılacak şey elbette bu suçluların yargılanması ve cezalandırılması olacaktır. Yaptıkları fiili baş kaldırının cezası kurulacak olan mahkeme tarafından belirlenecektir ve yerine getirilecektir. İşte bu mahkemeler bugün dahi pek çok insan tarafından tartışılan “İstiklal Mahkemeleri” adıyla anılmışlardır ve verdikleri, uyguladıkları kararlar ile çok farklı bir çizgi çizmişlerdir. Bana göre son derece önemli kararlar veren bu mahkemelerin verdikleri kararlar ve çalışma şekilleri doğrudur. Hiyanet-i Vatan suçuyla yargılanan insanlara en ağır cezaların verilmesi bütün dünyada aynıdır ve yapılması gereken de tam olarak budur. Demokrasi ismi ile yapılan uygulamaların pek çoğu bugün sadece Türkiye Cumhuriyeti’ne dışarıdan dayatılan ve kendilerinin asla uygulamadıkları şeylerdir. Dolayısı ile “kime göre demokrasidir” ve “ne kadar demokrasidir” diye sormak gerekir bu zat-ı şahanelerine. Oysa aynı nitelikteki hadiseler Türkiye Cumhuriyeti yerine Birleşik Krallık veya Birleşik Devletler topraklarında zühûr edince bütün demokrasi yaklaşımları bir yana bırakılarak asiler adeta yok edilmektedir. Ancak Türkiye demokratik olmak zorundadır, hümanist olmak zorundadır ve burada bastırılmış her isyan bizim için artık önemsiz olmalıdır. Vaka bu şekilde olunca da bizdeki insancıl, barışçıl, “iyi niyetli” yazar, bilim adamı ve sivil toplum kuruluşu mensubu insanlar ve bir takım aydınlarımız bu İstiklal Mahkemeleri’ni çağ dışı, anti-demokratik ve canice olarak nitelendirmektedir. Oysa biraz evvel de zikrettiğim üzere “Dünya’nın her yerinde vatana ihanetin cezası ölümdür.” Bunda da yanlış olan bir şey yoktur, ne diğerleri için ne de Türkiye Cumhuriyeti için.
İSTİKLAL MAHKEMELERİ
Takrir-i Sükûn Kanunu kabul edildikten sonra İstiklal Mahkemeleri’nin de kurulması için mecliste teskerenin kabul edildiğini daha önce yazmıştık. Burada mahkemelerin açılış hikayelerini ve ifâ ettiği görevleri ve bunların ne anlam taşıdığını mevzu bahis edeceğiz.
İsmet Paşa’nın başvekil olarak göreve başlamasından sonra Mustafa Kemal Atatürk’ün istekleri doğrultusunda işi ciddiye aldığını ve sert biçimde isyana karşı tedbirler almaya başladığını biliyoruz. Bu tedbirlerden biri de şüphe yok ki İstiklal Mahkemeleri’nin hem isyan bölgesinde hem de Ankara’da göreve başlaması olmuştur. Doğu Bölgeler isyanın
Şeyh Sait Ve İsyanı 19
başladığı yerler olmasına karşın hem İstanbul’da hem de Anadolu’nun değişik yerlerinde isyanla bağlantılı, isyana destek veren ve bu amaçla çalışmalar yapan bir takım insanlar ve kuruluşlar olduğu su götürmez bir gerçekti. İşte bu unsurların da gereken cezalara çarptırılması önemliydi ve bu amaçla Ankara’da da bir mahkemenin açılması gerekiyordu. Bu çalışmalara meclis iznini almak için konuşan İsmet İnönü, yaptığı konuşmada şöyle demiştir:
“İstiklal Mahkemeleri Kanunu’nda hükümet tarafından yapılacak teklif veçhile Meclis-i Alî’nin tasvibi tasrih edilmiştir. Meclis-i Alî’den iki İstiklal Mahkemesi’ne müsaade buyrulmasını istirham ediyorum. Vaziyetin ehemmiyetine mebni bunu nazarı dikkate almanızı rica ederim.”37
Elbette bu konuda muhalif sesler olmuştur bu tasarı karşısında hatta Kazım Karabekir bu konuyu sert biçimde eleştirmiş ve meclisin buna müsaade edemeyeceğini söyleyerek bu mahkemelerin Türkiye Cumhuriyeti için bir şeref sayılamayacağını bildirerek;
“İstiklal Harplerimiz sırasında yapılmış ve yapılması lazım gelen bir mahkeme idi. Binaenaleyh bunların tarihe karışması da Meclis-i Alî’niz için bir şereftir. İsmet Paşa Hazretleri, eğer İstiklal Mahkemeleri’ni ıslahat aracı zannediyorsa pek ziyade yanılıyorlar.”38 Demiştir. Ancak genel hava bu mahkemelerin kurulması gerektiği yönündeydi. Refik Bey yaptığı konuşmada genel olarak, Doğu’da suçsuz, günahsız insanların asilerce öldürüldüğünü ve vatan ve milletin olağanüstü bir tehdit içindeyken kanunun hak ve hürriyetleri çiğneyeceği korkusunun yersiz bir korku olduğunu dile getirmiştir. Rauf Bey ise; kanunun bazı bölümlerinin şimdiki dönemin gereği olarak yeniden düzenlenebileceğini ve meclisin bunu yapabilecek güce sahip olduğunu vurgulayarak olağanüstü bir durum yaşanırken anlayışlı davranmanın icab ettiğini dile getirmiştir. Neticede bu mahkemelerin açılması için gerekli teskere meclis tarafından başvekile sağlanacak ve Ankara ile isyan bölgesinde birer “İstiklal Mahkemesi” kurulacaktır.
7 mart 1925 Cumartesi günü İstiklal Mahkemeleri için gizli oyla yapılan ve Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın katılmadığı oylamada,
37 Nurer Uğurlu, 2006, 172.
38 Ergün Aybars, 1998, s.230-231.
Şeyh Sait Ve İsyanı 20
Ankara istiklal Mahkemesi için:
Reis: Ali Bey (Çetinkaya) (Afyon Karahisar)
Savcı: Mustafa Necati Bey (Uğural) (İzmir)
Üye: Kılıç Ali Bey (Kılıç) (Gaziantep)
Üye: Reşit Galip Bey ( ) (Aydın)
Üye: Ali Bey (Zırh) (Rize)
Askeri Harekat Bölgesinde Kurulacak Mahkeme İçin;
Reis: Hacim Muhittin Bey (Çarıklı) (Giresun)
Reis: Mazhar Müfit Bey (Kansu) (Denizli) 17.3.1925 (1341)
Savcı: Mehmet Süreyya Bey (Özgeevren) (Karesi)
Savcı: Necip Ali (Küçüka) (Denizli) 22.3.1925
Üye: Ali Saip Bey (Ursavaş) (Kozan)
Üye: Avni Bey (Doğan) (Bozok)
Üye: Lütfi Müfit Bey (Özdeş) (Kırşehir), seçildiler.39
İsyan bölgesine gönderilecek olan Doğu İstiklal Mahkemesi, uzun bir hazırlıktan sonra 4 Nisan 1925’te Ankara’dan hareket etmiştir.40 Bu esnada Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk isyanın sona erdiğini, terhis işleminin derhal yapılacağını, İstiklal Mahkemeleri ile sıkı yönetim mahkemelerinin çalışmalarına devam edeceğini halka duyuran bildirisini yayımlamıştır. Şeyh Sait ve adamları 5 Mayıs’ta Diyarbakır’a getirilmişler ve 21 Mayıs’ta sorguları yapılmıştır.
Sorgu sırasında sürekli olarak, amaç ve gayesinin şer’î hükümleri yerine getirmek olduğunu ve Kürtçülükle bir ilgisinin olmadığını söyleyen Şeyh Sait; yüzlerce ve binlerce askerin, halkın, ibâdın41 malını, canını yok eden harekatı fiilen idare etmekle, hepsini emretmekle, mürted42 ve dediğim dedikçi, hain-i vatan olmakla suçlanmıştır.
Kendisi ise yaptığı savunmada; medreselerde fıkıh-ı sahiye okuduğunu, son hadiseleri kendi eliyle yapmadığını ve bir yerde dinî hükümler uygulanmaz ise orada kıyâm etmenin dinen vacib olduğunu, şeriat uğurunda ölürse de dinsiz gitmeyeceğini dile getirmiştir.
39 Nurer Uğurlu, 1006, s.173-174.
40 Durmuş Yalçın ve diğerleri, 2004, s.55.
41 İbâd: ibadet eden, inanan.
42 Mürted: İslam dininden dönen.
Şeyh Sait Ve İsyanı 21
Kendisine Müslümanların kardeş oldukları ve kardeşi kardeşe öldürtmenin vacip olup olmadığı sorulunca Şeyh: “Hazreti Ali tebâsı ile Hazreti Muaviye’nin tebâsı kardeş değil miydi?”43 cevabını vermiştir.
Yunan ordusu İslamiyet’in Merkezi’ni ayaklar altına almışken cihadın farzlarını neden yerine getirmediniz sorusuna verdiği cevap ise son derece manidar olmuştur. O zaman muhacir olduklarını ve perişan durumda olduklarını söylemiştir. Yani Yunan ordusuyla savaşma olunca konu zorunlu göç eden zavallılardır ama iş İngiliz desteği ile Türkiye Cumhuriyeti’ne saldırmaya gelince hepsi aslan olmuşlardır, alim ve din uleması olmuşlardır. Oysa ki o Yunan ordusu ile kendilerinin hainlik hususunda hiç farkları yoktur. Hatta fiiliyatta kendileri Yunan askerlerinden de haindirler. Kendi vatandaşlarını öldürmüşler, masum halka zulmü reva görmüşlerdir. Hatta şeyh Sait’in bizzat söylediği “Bir Türk Öldürmek Yetmiş gavur öldürmekten efdal44dir.” 45 sözü, asinin ne derece Türk düşmanı olduğunu alenen ortaya koymaktadır. Ancak üzücü olan en mühim mesele bu isyan göstermiştir ki devlete baş kaldıran ve onu yıkmaya çalışan sadece bu yobaz insanlar değildir. Valiler, Kaymakamlar, tahrirat katipleri, nahiye müdürleri, hakimler ve öğretmenlerde; yani pek çok devlet görevlisi de bu isyanın içinde yer almışlar ve devleti bölmeyi arzu etmişlerdir. Bunun örneklerini bugün daha da yukarılarda görmek mümkündür.
Mahkeme devam ederken 28 Haziran 1925’te “Birer nifak yuvasına dönüşmüş olan tekke ve zaviyelerin kapatılmasına” 46 karar verilmiştir. Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu’da bulunan tekke ve zaviyeler, halkı bilinçlendirme veya onlara ilimin ışığını verme amacını ne o günlerde taşımışlardır ne de bugün taşımaktadırlar. Pek çok çıkar gurubunun üzerinden nemalandığı bu örgütler Türkiye Cumhuriyeti için en az diğer yasadışı örgütler kadar zararlıdır, muzırdır. Bunu fark eden mahkeme o tarihte bu türden yerlerin kapatılmasını uygun görmüş ancak ilerleyen dönemlerde her noktada olduğu gibi bu noktada da siyasi kaygı ve çıkarlarını bu türden tarikat ve cemaatlerle birleşmekte gören iktidarlar tarafından tekrar bunlara göz yumulmaya devam edilmiştir. Bugün birçok insan tarafından hala çare-i halas görülen tekke ve zaviyeler esas itibariyle insanların dini duygularından kişisel çıkar sağlayan
43 Nurer uğurlu, 2006, s.195.
44 Efdal: erdemli, üstün.
45 Nurer Uğurlu, 2006, s.201.
46 Ergün Aybars, 1991, s.271.
Şeyh Sait Ve İsyanı 22
insanların birleşme ve çalışma yerleri halindedir ve devletin dikkat etmesi gereken unsurlardan da birisidir.
1925-27 yılları arasında faaliyette bulunan ve esas itibariyle Şeyh Sait isyanının bastırılmasına katkı sağlaması için kurulan İstiklal Mahkemeleri İstanbul, Ankara ve İsyan bölgesinde olmak üzere üç ayrı yerde teşkil edilmiştir. Ankara’daki gezici bir mahkemedir, görevi icabı farklı yerlere giderek olaylara müdahale eder. Bu mahkemelerden asıl konumuz olan “Şark İstiklal Mahkemesi” 5010 kişiyi yargılar, bunlardan 2779’u berat eder, 207’si vicâhî, 213’ü gıyabî olmak üzere 420 kişiye idam cezası verir. Bu sayılara elbette asker kaçakları hakkında verilen idam cezaları ile askeri mahkeme tarafından verilen idam cezaları dahil değildir. İstanbul İstiklal Mahkemesi ise idam cezası vermemiş, daha ziyade basının devlet karşıtı yazılar yazmasını önleme görevini üstlenmiştir.
Bu mahkemeler, çalışma yöntemleri açısından son derece ilginç ve olağanüstü yetkilere sahip mahkemelerdi. Ayrıcalıklı özelliklerinden en önemlilerini, delile ihtiyaç olmadan vicdanen karar verebiliyor olmaları, kararların sorgulanmadan derhal uygulanması ve tüm sivil ve asker yöneticilere emir verebilmeleri oluşturur. Mahkemelerin emir veremediği ve “rica”sını dikkate aldığı tek kişi Mustafa Kemal Atatürk’tür.47
Hadisenin sona ermesini mütakip bu özel usul mahkemeler de meclis tarafından, görev yapmalarına sebep olmadığı gerekçesiyle feshedilmişlerdir. İsyan süresince yapmış oldukları uygulamalar ise tartışılmış ve halen tartışılmaya devam edilen vakâlar olarak Cumhuriyet Tarihimizdeki konumunu sürdürmüştür. Gerek mahkemenin Hakim, Savcı ve üyeleri hakkındaki kişiler görüşler, gerekse de mahkemenin geneli hakkında çok farklı tutum ve yaklaşımlar hepimizin malûmudur. Benim şahsi kanaatim; mezkûr mahkemelerin, isyanın bastırılması ve asilerin cezalandırılması için mühim ve zor bir görevi yerine getirmiş oldukları yönünde olup, gerekli olan tedbirleri almış, gereken cezaları vermiş bir kurum olduğu yönündedir. Şunu unutmayalım ki; mevzu bahis olan isyanı planlayıp idare edenler kendi emelleri uğruna hiç kimsenin gözünün yaşına bakmamışlardır. Bölgede suçu olmadığı halde pek çok insan bu isyan sırasında baskı ve zulme maruz kalmıştır. Dinsizlikle suçladıkları devleti yıkmak için bu insanlar Müslüman olmayan insanların dahi yapmadığı zulmü kendi dindaşlarına hiç acımadan reva görmüşlerdir. Ama ne hikmetse iş kendilerinin
47 Ahmet Cemil Ertunç, Cumhuriyetin Tarihi, Pınar Yayınları, İstanbul, 2005, s.113.
Şeyh Sait Ve İsyanı 23
cezalandırılmasına gelince devleti acımasız olmakla suçlayarak affedilmeyi bekleyebilmektedirler. Benim son derece yadırgadığım işte budur. İstiklal Mahkemeleri, hak edene hak ettiğini vermek dışında bir misyon yürütmemiştir. Bu uygulamalardan rahatsız olanlar bunu demokrasi veya insan hakları ile açıklamaya çalışsalar dahi ben eminim ki başka hesapları ve üzüntüleri olmalıdır bu konuyla ilgili olarak.
İSYAN HAKKINDA VARILAN KANAAT
1925 yılında Kürt Milliyetçiliği yapan Şeyh Sait ve Seyid Abdülkadir’in başını çektiği isyan devlet tarafından geç de olsa bastırılmış ve birkaç yıl içinde Doğu Anadolu’da durumun eski haline dönmesi sağlanmıştır. Ancak burada ortaya çıkan Kürt Milliyetçisi anlayış bu isyanla bitmemiştir. Daha da acısı halen bölge şeyhler, dervişler ve medzuplar bölgesidir. Tekke ve zaviyeler devlet eliyle kapatılmış görünse de bölge halen onların hareket ve kontrol bölgesi olarak devam etmektedir. O zaman gösterilen umursamaz durum halen devam etmekte ve tedbir alma kararlılığını devletimiz kendisinde bulamamakta, üstelik her bahanede bölgeye hükmeden yabancı güçler bugün daha da etkili olarak bunu yapmaktadırlar.
Öncelikle bu bölgede yaşayıp, statüleri gereği yenilikten hoşlanmayan ağa, şeyh v.b insanların bu çıkarları ve statüleri bitirilmelidir. Bölge devlet memurlarımız için bir “sürgün” bölgesi olma özelliğinden sıyrılmalıdır. Terör hadisesi gerekirse sınır ötesine geçilerek kökünden kurutulmalı, lokal veya geçici çare yada darbelerle ertelenmemelidir. Bunun için örgüte destek veren her kim olursa olsun eskiden olduğu gibi idam edilmeli, vatan hainlerine göz yumulmamalıdır. Bölgenin imarı, yolları, yaşam şartları iyileştirilmeli, tamamlanmalı ve bütün Türk Halkı için cazibe merkezi haline getirilmelidir. Elbette bu da birilerinin çıkarlarına ters düşecektir, o insanlara da taviz verilmemeli ve Doğu’ya yapacağımız her şey Türk Halkı için yapılmalıdır. Tarikat ve cemaatlere asla buralarda istediklerini yapmaları için izin verilemez, verilmemelidir. Bu tarikatlardan nemalanan, çıkar sağlayan devlet adamları tesbit edilmeli devlete yakışan biçimde tedip edilmelidir. Kararlı ve kesin adım atılmadan bu meselenin çözülmesi mümkün değildir. Ancak en mühimi bana göre kanunların, isyancıları ve devlet düşmanlarını hoş gören veya affeden durumudur. Bütün dünyada devam eden idam uygulamasının, dahili ve harici pek çok düşmanı olan Türkiye Cumhuriyeti’nde kaldırılmış olması ve bununla övünerek her gün onlarca vatan evladını toprağa vermemiz bizim ayıbımızdır. Bunun hümanist olmakla yada çağdaş olmakla bir ilgisi yoktur. Ceza caydırıcı
Şeyh Sait Ve İsyanı 24
olmalıdır bu kanun yapmanın ilk şartıdır ve zaman değişse dahi şartlara uygun kanun yapmak zaruriyeti yine bunu göstermektedir. Ceza caydırıcı olmak durumundadır.
Netice itibariyle Türkiye Cumhuriyeti’nde bir “Kürt Sorunu yoktur.” Bir “Terör Sorunu Vardır.” Kürtlerin farklı bir ırk olduğunu ve Türk Milliyetçiliği başladığında bu sorunun ortaya çıktığını ileri sürenler şunu unutmasınlar ki daha Kurtuluş Savaşı başlamadan adı konulan Türkiye Büyük Millet Meclisi ve sonrasında Kurtuluş Savaşı’nda bu milliyetçilik meseleleri yaşanmamış ancak ne hikmetse yabancı devletlerin bu ülke topraklarında bir çıkarları olduğu vakit bu meseleler bizim için “Sorun” olmaya başlamıştır. Kesin ve etkili çözümler bulmak için çalışanlara bütün kalbimle destek vermekle birlikte, kendi ülkesini parçalamak pahasına kendi çıkarları için bu işe yalan yanlış çözümler üreten insanların, dalkavukların ve bölücülerin daima en ağır cezaya çarptırılmalarını tercih ettiğimi de burada söylemek isterim. Bu bölgeye hizmet ve sevgi vererek, buraları sürgün yerleri olmaktan çıkartarak, eğitimle ve ülkesini seven memurlar ile bu sorun çözülecektir. Bu ülkenin her karışı için en büyük tehdit gericilik, taassup ve bilgisizliktir ve daima bizim en büyük düşmanımız cehalettir. Türklük veya Kürtlük değil kötü olan cehalettir, bilgisizliktir. Burada yaşayan halkı isyana zorlayanlar her zaman onların zor yaşam şartlarını ve cehaletlerini kullanmışlardır, ileride de ancak bunu kullanabilirler. Dolayısı ile bu bölgeleri acilen idealist eğitimcilerin nurlu bilgileri ile aydınlatmamız ve burada yaşayan cahil halkın bilgisizliğine son vererek; şeyhlerden, dervişlerden medet uman durumlarını düzeltmemiz ve kendi lehimize çevirmemiz elzemdir. Burada yazanlar sadece o zaman meydana çıkmış isyanın incelenmesinden ibaret değildir. Bu işten çıkarı olan yabancı ülkelerin ve Türkiye’de yaşayan hain-i vatan insanların durumunu iyi analiz eden biri, halen bu oyunların devam ettiğini ve hatta neden devam ettiğini mutlaka idrak edebilir. Tarihi vesikalar bize gösteriyor ki kullanan ve kullanılan değişmemiştir, oyun sahası ve malzemeler de değişmemiştir. Bize düşen bu oyun alanında bu oyunun daha fazla sürmesine meydan vermemek, bunun için de oyuna alet olanları tesbit etmek ve oyun sahasını lehimize bir duruma getirmektir. Türkiye Cumhuriyeti’nin bunu yapacak gücü vardır ancak yurt genelinde devam eden ve birilerince devam etmesi arzulanan cehaletin yıkılması, aşılması şarttır. Umarım çıkarımlar yapabileceğimiz bu kısa çalışma bir şeylerin aydınlanmasına fayda sağlar.
Şeyh Sait Ve İsyanı 25
Kaynakça
Akçura, Belma. Devletin Kürt Filmi. Ankara: Ayraç Yayınları, 2008.
Alatlı, Alev. «"Türkiye'de Kürt Soykırımı, 1924-1998".» Zaman Gazetesi 26 Ekim 2007.
Aybars, Ergün. İstiklal Mahkemeleri. İstanbul: Ad Kitapçılık, 1998.
Bila, Fikret. «"Evren: Memur Kürtçe Bilmeli".» Milliyet Gazetesi 7 Kasım 2007.
Çay, A. Haluk. Her Yönüyle Kürt Dosyası. İstanbul: Turan Kültür Vakfı Yayını, 1996.
Durmuş Yalçın, Yaşar Akbıyık ve Diğerleri. Türkiye Cumhuriyeti Tarihi. Cilt II. Ankara: Atatürk Araştırma Merkezi Yayınları, 2004.
Ergülen Toprak, Burhan Ekinci. «"Gizlice Söz Verdi".» Taraf Gazetesi 22 Ekim 2008.
Ertunç, Ahmet Cemil. Cumhuriyetin Tarihi. İstanbul: Pınar Yayınları, 2005.
Fırat, Gökçe. «"Kürt Sorunu Yok, Kürt İstilası Var".» 88 (15 Ağustos 2005).
Gerhard Spörl, Daniel Steinvorth. «"We're Not in Any Rush to Join to EU".» Der Spiegel Dergisi 20 Ekim 2008.
Gürün, Kamuran. Ermeni Dosyası. İstanbul: Remzi Kitabevi, 2005.
«http://www.nethaber.com/Dunya/52361/Amerikan-dergisi-Kurdistan-diye-bir-devlet-kurdu.» nethaber.com.
«http://www.nethaber.com/Dunya/57101/Iraktaki-gorev-suresini-tamamlayip-Amerikaya-donen-general.» nethaber.com.
«http://www.nethaber.com/Dunya/64299/Amerikanin-meclisinde-AMERIKAN-KURT-DOSTLUK-GRUBU-kuruldu.» nethaber.com.
«http://www.nethaber.com/Toplum/67699/Seyh-Saite-80-yil-sonra-anma-toreni.» nethaber.com.
Şeyh Sait Ve İsyanı 26
Jwaideh, Wadie. Kürt Milliyetçiliğinin Tarihi Kökenleri ve Gelişimi. İstanbul: İletişim Yayınları, 1999.
Kemal Kirişçi, Garet M. Winrow. Kürt Sorunu Kökeni ve Gelişimi. İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayını, 2002.
Sakin, Serdar. Türkiye'nin Jeopolitik ve Jeostratejik Konumu Açısından Musul Sorunu. Doktora Tezi, Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2007.
Seven, Erhan. «"Kürt Sorunu Benim Sorunum".» Yeni Şafak Gazetesi 13 Ağustos 2005.
Şimşir, Bilal N. İngiliz Belgeleriyle Türkiye'de Kürt Sorunu(1924-1938). Ankara: T.T.K. Basımevi, 1991.
Uğurlu, Nurer. Kürt Milliyetçiliği Kürtler ve Şeyh Sait İsyanı. İstanbul: Örgün Yayınevi, 2006.